Kültürel Yapı

 

Kaynak: Numan Hatipoğlu (Kaymakam), Ali Şeyh Özdemir ( Milli Eğ.Md.), Mehmet Köseler (İlçe Milli Eğ.Şb.Md.), Mehmet Uluçay (Emekli İdareci), Mustafa Erkenekli (Ok.Md.), Kadir Çakır (Öğr.), Cemil Sezer (Ok.Md.), İdris Zengin (H.E.M.Md.)
Tashih: Ali Şeyh ÖZDEMİR (Milli Eğ.Md.)
 KÜLTÜREL YAPI
FOLKLÖR VE GELENEKLER
 
 
DÜĞÜNLERİMİZ:
 
KIZ İSTEME, SÖZ KESME, NİŞAN
 
            Yöremizde evlilikler genellikle görücü usulüyle yapılır.Ortalama evlilik yaşı erkekler için 18 iken bayanlarda bu rakam daha da aşağıdır. Evlilik çağına gelen gence, yakın çevresi adaylar bularak tavsiye eder. Genç, kendisine tavsiye edilen adayları görmek ister.Bunun üzerine, çoğunlukla kızın yakın bir akrabasına çay içmeye gidilir. Bu ziyarette, misafirlere yapılan ikramı kız getirir ve böylece oğlan kızı görmüş olur.Köylerimizin birçoğunda kız görme, çeşme başlarında kızın suya gelmesi beklenerek ya da tarlada kız çalışırken yapılır. (Evlenme çağına geldiği halde, ailesi tarafından herhangi bir girişim görmeyen erkekler, ailesini harekete geçirmek ve evlenmek isteğini bildirmek amacıyla, sabah kalktığında kullandığı yastığı, yorganının içine uzatır. Aynı konuda, kızlar da yaptıkları yemeğe ya çok tuz atarlar, ya da hiç tuz atmazlar; ya da çeyiz eşyası olarak yaptığı el işlemelerinden bazılarına sevdiği gencin ismini işlerlerdi.    Bu hareketler “Beni evlendiriniz!” anlamlarına gelir.Bu konu ile ilgili köylerimizden birinde şöyle bir nükte anlatılır:
     “Evlenme çağı geldiği halde, ailesinin umursamaz tavırlar takındığını gören genç, hergün yastığını yorganının içinde bırakarak kalkar. Bunu gören anne, beyine:
     -Herif, çocuğun yaşı geçiyo, bunu everek. Hemi, gendisi de evlenmek istediğini hal ve hareketleriyle belli ediyo,der. Baba:
     -Olur Hanım! Şu eşeği satalım da düğün masrafını karşılar, oğlanı eveririz .Diye cevap verir.
     Kapı aralığından bu konuşmayı dinleyen genç umutlanır,sevinir. Aradan epeyce bir zaman     geçtiği halde, eşeğin lafının bile edilmediğini gören genç, dayanamayıp bir gün annesine:
5-          Ana, hani ne oldu lafınız? Diye sorar. Annesi:
6-          Ne lafı oğlum? Deyince, Oğlu:
7-          Ne lafı olacak, tabii ki eşek lafı !... Diye cevap verir.” (O günden bu yana evlenme çağı geldiği halde, kendisine teklif getirmeyen ailelerin bazılarında, gençlerin annelerine: “Ana,babamla eşek lafı etmiyonuz mu?” diyerek serzenişte bulundukları söylenir.)
    Damat adayı, kızı beğenirse, aile efradından annesine kızı beğendiğini söyler.Anne de konuyu babaya açar.Müsait bir zaman tayin edilerek, kadınlar kendi aralarında çok yakın çevrenin bir-iki kadınını da alarak kız evine gider.Gelin adayı görülür; konu kızın annesine açılır.Buna “AĞIZ YOKLAMA” denir.Kızın annesi , olumlu tavır içerisinde olursa “Danışak, görüşek, sorup-sual edek!” deyip durumu kıza ve babasına da açıp sonucu bildireceğini söyler.Bunun üzerine konu kız annesi tarafından gelin adayına ve babaya açılır. Damat adayı araştırılıp soruşturulmaya başlanır.(Bu araştırmada Damadın içki,sigara,kumar vb. gibi kötü alışkanlıklarının olup olmadığı soruşturulur.)Eğer sonuç olumlu ise, damat tarafına haber gönderilerek gelmeleri istenir.İlk önce damat adayının ailesi ,genellikle tatlı türü bir hediyeyle gider. “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle” kızı isterler. Kız evi de “Yakın çevrenizi falan zaman alıp gelin.Cevabımız olumludur.” Der.Yapılan ikramlardan sonra eve dönülür. Belirlenen tarih geldiğinde damat tarafı, yoğurt,baklava, şerbet, çatal,kaşık gibi akşam ikramda kullanılacak malzemeleri alıp gündüzden kız evine gönderir.(Daha önceleri “Kınalı Kömbe” ya da “Şireli Kömbe” adı verilen pekmezli hamurdan yapılmış  tatlı; veya “On iki Katlı Teşt kömbesi” gönderilir ve buna da “Kömbeli Gitme” adı verilirdi.) Yakın akraba ve dostlara “Akşama bir hayır işimiz var, bizim evde toplanıp falanın kızını istemeye gideceğiz!” diye haber gönderilir.Akşam oğlan evinde toplananlar, yanlarına bir de hoca alarak kız evine giderler.Kızı istemeye gidenler “DÜĞÜRÇÜ” denir.Bu ziyaret çoğunlukla akşamla yatsı arasında yapılır.Ziyarete gidilirken damat evinden sadece 3-5 kadın, yapılacak ikramlara yardımcı olmak üzere gider; diğer gidenler erkektir. Kız evi de kendi çok yakın çevresini evinde toplamış ve damat tarafını beklemektedirler. Kızı istemeye gelenlerin en büyüğü ve değer verilen kişisi konuyu açarak yine “Allah’ın emri, Peygamberin kavliyle” kızı ister.Kız babası kendi ailesinin büyüğünü göstererek “Ben bilmem bu bilir” diyerek o kişiyi vekil tayin eder.Vekil olan kişi de: “Cemaat uygun görmüşse Allah hayırlı eylesin!” diyerek olumlu cevabı söyler.Bunun üzerine Hoca Kur’ân okur. Sonunda “Fatiha” okutarak dua yapılır. Akabinde gündüzden getirilen tatlılar ikram edilir.Sonra bir daha dua yapılır ve misafirler kalkıp giderler.Damadın ve gelinin ailesi önceden aldıkları söz yüzüklerini, damat tarafının bir büyüğüne(Genellikle kaynana) taktırırlar.Yüzüğü genellikle talihi düzgün olan kişi takardı ki, genç çiftlerin de talihi düzgün olsun diye.Buna “SÖZ KESME “denir.eskiden bu geleneğe “BERKLİK”  de denirdi. (Yerini sağlamlaştırma anlamındadır.) 
     Söz kesme sonrası, iki aile karşılıklı konuşarak yapılması gereken işleri planlar.Eğer, nişan
yapılması istenirse kararlaştırılan günde nişan yapılır.Nişan, söz kesmede olduğu gibi akşam erkeklerin, gündüz de kadınların kız evinde toplanması ile yapılır.Bu törende de yine söz kesmedeki ikramların aynısı yapılır. Bunlardan farklı olarak, gündüz kadınların töreninde geline yakın çevre tarafından “Takı” adı verilen, altın başta olmak üzere çeşitli hediyeler takılır.Yine, tören sonunda çiftlere nişan yüzüğü çeşitli takılar takılır.Nişan yüzüklerinin damadınkini kız evi, gelininkini oğlan evi önceden, parmaklarının da ölçülerini alarak, tedarik etmişlerdir.Nişan töreninin bazen düğünlü yapıldığı da olur.
     Daha sonraları damat evi aralıklarla kız evini ziyaret eder. Bütün ziyaretlerde gelin adayına kıyafet ve takı cinsinden çeşitli hediyeler getirilir.Kız evinin istekleri sorulur.Bazı aileler oğlan evinden isteklerini liste haline getirerek, bu listedekilerin alınmasını isterler.Listede çoğunlukla altın ve ev eşyaları vardır.Bu listeyi alan damat tarafı istekleri yerine getirmeye başlar. (Eskiden liste verme yerine başlık parası anlamına gelecek “KALIN” adı verilen bir gelenek vardı.Bu geleneğe göre kız babası damat evinden belirli miktarda para talep eder; bu para çok yüksek meblağlarda olursa araya ileri gelen büyükler girerek, pazarlık yapıp bu miktarı düşürmeye çalışırlardı. Kalın adı verilen bu parayı , başlık parasından ayıran özellik: bu para, kız babası tarafından gelin olacak kızına harcanırdı.)
     Gelin adayı da küçüklüğünden beri başlattığı çeyizini tamamlamaya koyulur. Kızın çeyizinin tamamlanmasına ,yakın çevresi de yardım eder.
     Damat da aralıklarla hediyeler alarak gelin evini ziyaret eder.Bilhassa bayramlarda, sadece
damat değil, damadın yakınları da gelini hediyelerle ziyarete giderler. Buna “GELİNLİK GÖRME” denir.
 
     DÜĞÜNE HAZIRLIK  
 
     Bütün hazırlıklarını tamamlayan damadın ailesi, kız evine giderek düğün tarihini belirler.
Bundan sonra her iki tarafta da hummalı bir çalışma başlar.Damat evi, düğüne davet edece-
ği kişileri belirler. Bu kişiler, davetiye yerine geçen ve bazı yörelerimizde “OKUNTU” ,
bazı yörelerimizde ise “DÜRÜ” adı verilen hediyelerle düğüne çağırılır. Okuntu veya
Dürü, fakir olan kimseler vasıtasıyla dağıttırılır; çünkü, bu kişilere davetiyeyi alanlar “bahşiş”
verirler. Okuntudaki hediyeler, çağrılan kişinin aileye olan yakınlığına göre değişir.Önceleri koyun, keçi ve büyük baş hayvanlar da okuntu olarak gönderilirken, daha sonraları giyim ve ev eşyaları okuntu olarak dağıtılmaya başlanmıştır.Hatta, kıtlık dönemlerinde “Çay Şekeri” ‘nin de okuntu olarak gönderildiği söylenmektedir.
     Damadın ailesi, değer verdiği, ileri gelen bir kişiyi belirler ve kıymetli hediyelerle evini ziyaret ederek, ona “SAĞDIÇLIK” teklifinde bulunur. Sağdıcın görevi oldukça ağırdır. Düğünün bütün organizasyonu ve yönetimi onun omzundadır. Bu yüzden yöremizde sağdıca çok değer verilir. Sağdıç olan kişi, ailenin bir ferdi sayılarak hürmet görür.Yani sağdıçlık, bir nevi yapay akrabalıktır. Sağdıçlık teklifini kabul eden kişi, hemen göreve koyulur. 
     Diğer taraftan, gelin evi de hazırlıklarını tamamlamaya çalışır. Gelinin çeyizine katkıda bulunmak amacı ile yakınları , genellikle ev eşyası türünden çeşitli hediyelerle (Daha çok eksiği olan eşyalarla) gelin evini ziyaret ederler. Buna”ÇEYİZ GÖRME” adı verilir. Kız evi de düğüne,yakın çevresini davet eder.Bu davette okuntu gönderilmez. Düğünden üç gün önce, gelin ve damat tarafının yakınlarından oluşan kadınlar, gelinin geleceği eve, alınan eşyaları düzerler. Buna da “ÇEYİZ SERME” denir. Çeyiz sermeye giden kadınlara, damat tarafı yemekli ikramlarda bulunur. 
    
KINA GECESİ
 
Düğünün başlayacağı akşam kına gecesi yapılır.Bu geceye, damat tarafının kadınları giderler. Gelin evi de kendi yakınlarındaki kadınlara haber verir.Kınaya gidenlere “KINACI” denir. Kına gecesine erkek gitmez.Sadece damat evinden giden kadınları götürüp getirir.
     Kına gecesi kız evinde yapılır.Kadınlar “sini” ya da “tepsi” çalarak eğlenirler.(Son yıllarda çalgı çalınmaya başlanmıştır.) Sabahtan hazır edilen kına, ileri gelen bir kadın ya da damadın bacısı tarafından yoğrulur.Süslenerek mumlanmış bir tepsiye bu kına konulur. Gelinin yüzü
herdemle örtülüp önceden süslenerek hazırlanmış bir yastığa oturtulur.Kadınlar, gelinin çevresinde halka olup kına türküleri söylenmeye başlar.Kına türküleri ile beraber o sevinçli havanın yerini bir hüzün kaplar.Gelin ve yakınları ağlamaya başlarlar.Kına Türkülerimizden bazıları:
 
 
 1)
                       BANA GEREK BİR ANA
                       AĞLAYALIM YANA YANA
                       İKİ GÖZÜM CANIM ANA
                       AĞLAMA GELİN AĞLAMA.
 
                                                       BANA GEREK BİR BACI
                                                       AĞLAYALIM ACI ACI
                                                       İKİ GÖZÜM CANIM BACI
                                                      AĞLAMA GELİN AĞLAMA.
 
                      
                        BANA GEREK BİR KARDEŞ
                       O DA YANIMA YOLDAŞ
                       İKİ GÖZÜM CANIM KARDEŞ
                       AĞLAMA GELİN AĞLAMA.
 
                                                         BANA GEREK BİR BABA
                                                         AĞLAYA KABA KABA
                                                         İKİ GÖZÜM CANIM BABA
                                                         AĞLAMA GELİN AĞLAMA.
2)
                    EYLE ANAM EYLE
                    GÖZÜYÜN SÜRMESİ KÖMÜRDEN OLSUN
                    ELİYİN KINASI HAMURDAN OLSUN
                    EYLE ANAM EYLE BABAN GELSİN.
 
 
3)
                                                      LEĞENE KINAYI DÖKÜN
                                                      MAŞRAPAYLA SUYU KATIN
                                                      BİR DE ANASINA BAKIN
                                                      ONUN DA YÜREĞİN YAKIN.
 
 
4) ÇAKMAK ÇAKMAYA GELDİK
    KINA YAKMAYA GELDİK
    AĞLAMA EŞO DEZE
    KIZIN ALMAYA GELDİK.
 
8-          BİZİM ATLAR SİZİN ATLAR
                       YÜCE HENDEKLERDEN ATLAR
                       AHA BEN ÇEKİP GİDİYOM
                       SİLİP SÜPÜRDÜĞÜM YURTLAR.
 
9-          KIZ ANASI
     KIZ ANASI
     GELSİN BUNUN ÖZ ANASI
                       VURSUN ELİNİN KINASI
 
10-      ATLADI GEÇTİ EŞİĞİ
                       SUFRADA KALDI GAŞIĞI
                       BÜYÜK EVİN YAKIŞIĞI
                       KIZ ANAM KINAN KUTLU OLSUN
 
8) YAZIYA BOSTAN EKERLER
    SİYECİNİ YAN ÇEKERLER
    GURBET ELE GİDEN GIZIN
    GÖZÜNE SÜRME ÇEKERLER
 
11-      BABA KIZIN ÇOK’MUYUDU                                       
                       BİR KIZ SANA YÜK’MÜYÜDÜ
                       KÖR OLASI EMMİLERİM
                       HİÇ OĞLUNUZ YOK’MUYUDU
 
12-         GÜZ GELİNCE GÜLLER SOLMAZ
        BABASIZ KIZ GELİN OLMAZ
        YAS İÇİNDE KINA YANMAZ
        AĞLAMA GELİN AĞLAMA.
 
                                       11) SİZİN ATLAR BİZİM ATLAR
                                             YÜCE HERDEKLERDEN ATLAR
                                             AHA   ÇEKİP GİDİYORUM
                                             SİLİP SÜPÜRDÜĞÜM YURTLAR.
 
12) ELİNİZDEN ELİNİZDEN
      KURTULAYDIM DİLİNİZDEN
      YEŞİL BAŞLI ÖRDEK OLSAM
      SULAR İÇMEM GÖLÜNÜZDEN.
                                         
Söylenen bu kına türkülerinden sonra, yoğrulan kına geline yakılmak istenir. Gelin, avucunu açmak istemez. Bunun üzerine sağdıcın hanımı, gelinin avucuna altın koyar.(Ya da gücüne göre başka bir hediye verir.) Böylece hediyesini alan gelin adayı, avucunu açarak kınanın yakılmasına müsaade eder.(Bazı yörelerimizde alınan bu altın gelinin elini tutan kız kardeşine veya bir başka yakınına verilir.)Kına yakılmaya sağ avuç içinden başlanır. Daha sonra ellerine, ayaklarına ve     bir parmak da ensesine kına yakılır. (Enseye yakılan kınanın anlamı “vebali boynuna” demektir.) Bu esnada yoğrulan kınadan damada gönderilir.(Bazı yörelerimizde damada gönderilen kına içerisine gelin, yüzük koyar.) Damat, kendisine kına getiren kişiye bahşiş verir. Damadın da   avuç içine ve sağ elinin serçe parmağına kına yakılır.
     Kız evine kınaya giden “kınacılar” orada eğlendikten sonra dönerler.
 
 
 
   DÜĞÜN TÖRENİ
     Düğünlerimiz eskiden ortalama bir hafta sürermiş. Şimdilerde Cuma günü başlayıp Pazar günü sona ermektedir; yani üç gün devam etmektedir. Düğünlerimiz davul-zurna ile yapılır.
Bazı düğünlerimizin çalgısız veya mevlit okutularak yapıldığı da vakidir.(Son yıllarda orkestra ile ya da düğün salonlarında yapılan düğünler de olmakla birlikte, henüz geleneksel hale gelmemiştir.)
      Düğün öncesi damat tarafı, gücü kuvveti yerinde, biraz da fakir olan bir kişiyi “BAYRAKÇI” tayin eder. Bayrakçının görevi, kendisine teslim edilen düğün bayrağını, düğün bitimine kadar muhafaza etmek , halay tutulması, misafirlere yapılacak ikramlar, gelin almaya gidiş-geliş gibi konularda düğün evine yardımcı olmaktır. Bazı köylerimizde kız tarafı bayrakçının elinden bayrağı kaçırmak ister. Bayrağın kaçırılması törelerimizde çok büyük bir kusur sayılacağı için, bayrakçı kuvvetli kişilerden seçilir. Bu kişiler, hemen hemen her köyde belirli olduklarından bulundukları köyün bayrakçısı olarak nam salarlar.
    Düğünün başladığı anlamında, düğün evinin damına bayrak asılır. Bayrağın asıldığı direğin üstüne de elma,portakal,ayva, nar cinsinden bir tane meyve takılır. Daha sonra, sağdıç, davul-zurnayı, damat tarafının yakınlarından başlamak üzere, çaldırarak köyü dolaştırıp düğünün yapılacağı yer olan damadın evinin önündeki alana gelirler. Davulcu ve zurnacıya damat evi, basma ve kumaş türünden hediyeler vererek boyunlarına asar. Bu hediye düğün süresince çalgıcıların boynunda (Davulcu davuluna da asabilir.) asılı durur. Sağdıç hemen ilk halayın tutulması için, çevredekileri elele tutuşturur. Böylece düğün başlamış olur. Düğünlerimizde erkekler ayrı, kadınlar ayrı eğlenirler.
     Düğüne dışarıdan gelenler, geldiklerini belli etmek amacıyla, düğün yerine yaklaşınca silah sıkarlar. Silah sesini duyan sağdıç ve yakınları, hemen davul-zurnayı alarak misafirlerini karşılarlar. Misafirler de davulcuya bahşiş verirler. Misafirler düğün alanına girince herkes ayağa kalkıp “hoş geldiniz” der. Düğüne devam edilir. Dışarıdan gelen misafirleri düğün evi dışındaki komşu ve yakılar kendi evlerinde yatırıp misafir ederler.
    
DÜĞÜNLERİMİZDE OYNANAN OYUNLAR
 
Düğünlerimizde davul-zurna ile en çok   oynanan halk oyunları : Lorkey, Sinsini, Tura, Üç Ayak, Çamur Döken, Ağır Hava, Şivani, Narey vb.dir. Düğünlerimizde Halk oyunlarının yanı sıra, yine davul-zurna eşliğinde “Seyirlik Oyunlar” da oynanır. Bunlar: Karalama, Kız kaçırma ve Kıbıro’dur. Meselâ Kıbıro oyununda halay tutulu iken, Kıbıro eline uzunca bir sırık alıp en sondan tutar. Halaydakilerden biri:”Kıbıro!...” diyerek birkaç kez bağırır. Kıbıro ,:”Ne var?” ya da: “OOO!” diyerek karşılık verir. Davul-zurna susarmış, halaydakiler ve seyirciler konuşmaları dinlemeye başlamışlardır. Yine halaydaki Kıbıro   ile konuşmaya devam eder: “Bizim it, sizin iti boğmuş!”. Kıbıro:”N’ etmiş, n’eylemiş?” Halaydaki: “Cılla cıvık eylemiş!”. Kıbıro: “Kimin bıyığına?” deyince, halaydaki çeşitli karşılıklar verir. Meselâ :”Halaydan tutmayanın bıyığına” derse, tüm seyircilerin halaydan tutması gereklidir. Kıbıro halaydan tutmayan olursa elindeki sırıkla onlara vurup halaydan tutmalarını sağlar. Halaydaki, Kıbıro’nun son sorusuna karşılık ne söylerse, oyuncular ve seyirciler ona uymak zorudadırlar.Uymayanlar, Kıbıro’nun elindeki sırıkla dayak yerler. Bu esnada davul-zurna da vurmaya ve halay ritimle devam etmeye başlar.
Bu sırada, seyircilere ve halaydakilere çay, ayran, su gibi ikramlarda bulunulur. Düğün halaycılarla seyircilerin zaman zaman yer değişmesiyle devam eder. Öncelikle misafirler oyuna kaldırılır. Halk oyununu iyi bilenler, bütün düğünlere davet edilip oyunlarını sergilemeleri istenir.
Bazı köylerimizde güreş yarışmaları da yapılır. Güreşin finalistleri gelin eve geldiğinde yarışırlar. Galip gelene sağdıç ve damadın babası tarafından çeşitli hediyeler verilir.
 
   GELİN ALMAYA GİDİŞ
 
Gelin almaya, genellikle Pazar sabahı gidilir. Yörenin en gözde atı tercih edilir. Atın uysal olması, kır ve dişi olması tercih sebebidir. Bu özellikleri taşıyan at, gümüşlü eğer, işlemeli şallar, sağ ve sol yanlarına çanlar takılarak süsülenir.Gelin evinden getirilecek eşyalar da erkek ata yüklenir.  
            Gelin de evde çevre kadınları tarafından giydirilerek sülenir.Gelinin yüzü herdemle örtülür.
Kendisiyle birlikte gidecek eşyalar sandığa yerleştirilir. Gelinin yakın çevresi kız evinde “Düğüncüler” ‘i beklerler.
            Düğün evinde, davul-zurnanın “Gelin almaya gidiş” havasını vurmasıyla davetliler yola koyulurlar. Gelini almaya damat ve damadın annesi dışındaki yakın çevre ve misafirler giderler. Damadın annesinin gelin almaya gitmesi uğursuzluk sayılırdı.
             Atın yularından sağdıç ya da at sahibi tutar. Sağdıcın hanımı atın yanında gider. Gelin bir başka yerden getiriliyorsa, o yerin sınırlarına girildiğinde düğüncülerin yolları kesilip “TOPRAK BASTI PARASI” istenir. Bu para o köyün bütçesine konulur. Gelin evine varıldığında halay tutulup oyunlar oynanır. Gelini evinden çıkarmak üzere, damadın babası, yakınları ve sağdıç eşiyle birlikte gider.Kız evi kapıyı kilitleyerek açmak istemez.Bunun üzerine,damadın babası ve sağdıç gelerek “KAPI YOLU” tabir edilen bahşişi verir.Kız evi bahşişi yeterli bulursa kapıyı açar. İçeride de gelinin bir yakını, gelinin eşyalarının bulunduğu sandığın üzerine oturur ve o da bahşiş alıncaya kadar kalkmaz. Ona verilen bahşişe de “SANDIK YOLU” denir.
              Gelin ve Damat tarafının ileri gelenleri, kız evinde “MİHR SENEDİ” denilen ve kızla erkek tarafınca yeni kurulacak eve alınan eşyaların yazıldığı bir tutanak tutarlar.Bu senedi yazana da gömlek, mendil, çorap türünden hediyeler verilirdi. Bu tutanak, gelin ve damadın babası ile şahitler tarafından imzalanıp köy muhtarınca da tasdik ettirilir. Bu senet, evliler arasında ilerde bir anlaşmazlık çıkarsa, gelin için bir dayanak teşkil eder. (Bazı yörelerimizde busenet düğünden birkaç gün önce yazılmaktadır.)
             Gelin, anne-baba ve yakın çevresinin ellerini öperek helalleşir.Evden çıkarken gelinin beline erkek kardeşi veya babası “Kuşak Bağlar”.Eskiden bu kuşak şaldan, günümüzde ise kırmızı kurdeladandır. Tekbirlerle evinden çıkarılır.Kapıdan çıkarken evinde kullandığı kaşık geline verilerek kırdırılır.Kaşık kırma “Bu evden kısmetin bitti!” anlamındadır.Gelin evinden çıkarken düğüncüler silah atarak bu coşkuya katılırlar.Gelin ata bindirilirken atın sağ ayağına,”Tatlı olsun” anlamında, pekmez dökülür.Gelin ata sağ taraftan biner. Ata binince (kimi yerlerde de evden çıkarken) kucağına bir erkek çocuğu oturtulur. Bu hareketin anlamı da “Nur topu gibi bir oğlu olsun!” anlamına gelir. Gelin ata binince davul-zurna çalınarak yola koyulunur.
              Eğer gelin bir başka yerden getiriliyorsa, gelinin alındığı köyden çıkarken , köylüler gelinalayını taşlarlar.Düğüncüler bunlara da bahşiş vererek taşlanmanın durmasını sağlarlar.Gelin damat evine varıncaya kadar, zaman zaman yolları kesilerek bahşiş alınır.Yol kesene öncelerden gelin bahşiş verirdi.Bu bahşiş, çeyiz eşyalarından işlemeli mendil, çorap, havlu türü eşyalardır.Son yıllarda bahşişi sağdıç para olarak vermektedir.Yol kesenler içerisinde dağda davar yayan çobanlar da olur. Çobanın yol kesmesi diğerlerinden farklıdır . Çoban, sürüsünden en güçlü koç veya koyunu gelinin atı önüne getirerek yol keser.Eğer gelin, bu hayvanı atın bir tarafından diğer tarafına atabilirse o hayvan kendisinin olur.Bunu yapamazsa çobana bahşiş verir. Güçlü hayvanı, atın bir yanından diğer yanına kaldırıp atmak kolay bir iş olmadığı için, öyle güçlü gelinlere çok az rastlanmış ve bu gelinler çevrede nam salmıştır. (Meselâ, çevremizde Çelik köyünden Osman Dayı’nın gelini Eşo, koçu atın üzerinden atma becerisini gösterdiği için, hâlâ konuşulmaktadır.)
 
             Gelin, damadın köyüne geldiğinde, “mağrur olmasın, ölümü unutmasın” diye, düğüncülerle birlikte mezarlık dolaştırılır.Damat evinin önüne geldiğinde, kaynana veya damat, damdan gelinin üzerine buğday, şeker, bozuk para saçar.Bunun anlamı “Bereket getirsin, tatlı olsun” demektir. Daha sonra gelin, attan indirilmek istenir; ama gelin inmek istemez.Sağdıç da gelinin indirilmesine karşı çıkıp damadın babasını çağırır. Damadın babasına “Gelinine ne veriyorsun?” der. Damadın babası da genellikle gayri menkullerinden birini verir. Meselâ “Falan yerdeki bağı” veya “Falan evi veriyorum.”der. Buna “ÜZENGİLİK”denir. Eğer, dul erkek evleniyorsa , bu hediyeyi kendisi verir ;buna da “ERGENCELİK” denir. Gelin, bunun üzerine yine tekbirlerle attan indirilir.Bu esnada gelinin bindiği atı kaçıran olmasın diye (At kaçırılırsa bedel ödenmesi gereklidir.) at sahibi hayvanına binip hızlıca koşturur.Diğer atlılar da onu tutmaya çalışır. Geline yeni evine girerken, eline bal sürdürülüp kapı eşiğine bu baldan sürmesi istenir.Bu hareketle gelinin tatlı olması amaçlanır.Kapıda bardak kırdırılır, soğan, elma ve portakalla kapıya vurması istenir.Daha sonra kapıda duran kayın validenin elleri altından içeri girer.Bu “ Kayın validenin hakimiyetine girmek” demektir.
             Gelin, eve girince misafirler, düğün yemeği yemeye davet edilir.Düğün yemeği hava müsaitse damda, hava müsait olmazsa ev içinde yenir.Düğün yemeği, kadınların akşamdan beri çalışarak hazırladıkları “Yahni, etli pilav,dolma, sarma ve ayran” ‘dır.Yemekten sonra dua yapılıp kalkılır. Yemek yenen yerin çıkışına bir masa önceden konmuş ve iki kişi de masada beklemektedir. Yemekten çıkanlar bu masaya uğrayarak “Takı Takarlar”. Takı, altın türü eşya ya da paradır.Bazı düğünlerde davul-zurnacı takıyı verecek kişinin yanına gelir.Zurnayı çalar. Parayı alınca sesli olarak, “Filanca şu kadar para verdi!” diye bağırırdı.Buna “ŞABA” denirdi. Bunun amacı, düğün masrafları için, düğün sahibine katkıda bulunmaktır; yani bir imecedir.Misafirler daha sonra dağılıp giderler.Bazı köylerimizde “takı takma” yerine, düğünden bir gün sonra, sadece kadınların gelin evine gelmesiyle “DUVAK” adı verilen ve yine takıların takıldığı, paraların atıldığı bir tören yapılır.
            Düğünün bittiği günün akşamı, sağdıç damadı berbere götürür. Daha sonra evde banyo yapan damat,giydirilir.Damadın giyeceklerini gelin evi almıştır. Yatsı namazına arkadaşları ile birlikte götürülen damat, namaz sonrası eve getirilir.Hoca, evde imam nikâhlarını kıyar.Resmî nikâh daha önce yapılmıştır.Gelin ve damat iki rekat namaz kılarlar. Damat, gelinin yanına gelince, “YÜZ GÖRÜMCELİĞİ” adı verilen hediyeyi duvağını açarak geline takar.Böylece tören sona erer.
 
YOL AÇMA
 
Gelinin alınmasından üç gün sonra, sağdıçla damat, kız evine gider.Orada yemek yer, hediyeler alırlar.Bunlar aynı gün tekrar dönerler.Üç gün sonra gelinin annesi damat evine gelir. Kızının yanında bir gece kalıp tekrar evine döner. Bir hafta sonra, gelinin annesi yeniden kızının yanına gelip izin isteyerek kızını alıp götürür. Damat evi, kaç gün izin verirse kız o kadar baba evinde kalır. Genellikle bu süre üç gündür.Birkaç gün kalan gelini, damat almaya gider. Damada burada çeşitli hediyeler verilir. Bu geleneğe “YOL AÇMA” denir.
 
 
 
 
   GELİNLİK ETME, DİL AÇMA
 
          Kız gelin olunca, gelin olduğu evin büyükleriyle (saygı göstermek mânâsında) konuşmaz. Onların bulunduğu ortamda mecbur olmazsa kalmaz. Buna “GELİNLİK ETME” denir. Gelini konuşturmak, onun rahat hareket etmesini sağlamak için, büyükler geline altın türünden (eskiden büyük baş hayvan )hediyeler verip gelini konuşturmak isterler.Buna “DİL AÇMA” denir.Hediyesini alan gelin de bunun üzerine Gelinlik etmeyi bırakır.
 
SÜNNET TÖRENİ
 
             Yöremizde sünnet yaşı, ortalama 2-7 arasıdır. Çoğunlukla sünnet, sade bir törenle
yapılır. Bazen bu törenin Mevlitle, bazen de düğünle yapıldığı görülür.Sünnet öncesi,çocuğun
ailesi “KİRVE” yapmak istediği kişiye çeşitli hediyelerle teklif götürür. Kirve, bölgemizde
akrabalıktan daha ileri bir yakınlığa sahiptir. Kirveler,çocuklarını birbirleriyle evlendirmezler.
Çünkü, kirve çocukları kardeş sayılır. Yani kirvelik, bir nevi yakın akrabalık teklifidir. Gün
tespit edilip, sade bir tören yapılacaksa çok yakın 1-2 kişi dışında, kimseye haber vermeden
ve genellikle de bu işi meslek edinmiş sünnetçiler aracılığı ile sünnet yapılır. Çocuğun
yatağını kadınlar süsleyip hazırlarlar. Sünnetten önce kirvenin hanımı, sünnet olacak
çocuklara banyo yaptırır. Kirve de önceden çocuğa kıyafetlerini alır. Sünnet esnasında da
çocuğun ağzına lokum ve çikolata türünden tatlılar verir. Sünnet sonrası kirve ve yakınları
çocuğa “takı takarlar”. Takı, genellikle altın ve paradır. Daha sonraki günlerde de Kirveler
arasında hediyeli ziyaretler devam eder.
        Kirve, ailenin adet edindiği kişidir; Aile onu sürekli kirve yapar.Kirve, değiştirmek pek
hoş karşılanmaz. Düğünle sünnet yapılacaksa, tören evlenme düğünlerine benzer...
 
        
    DOĞUM
 
       Doğum olacak eve, tecrübeli ve genellikle de yaşlı kadınlar çağrılır.Bu kadın, doğuma
yardımcı olur, doğan çocuğun göbeğini keser.Bundan dolayı bu kadına “Ebe” denir. Dünyaya 
gelen çocuk, yaşadığı müddetçe bu kadını “ebe” bilip saygı duyar. Doğum sonrası babaya ve
diğer büyüklere çocuk müjdelenir. Müjdeyi verene de bahşiş verilir. Doğum evinde buğday
ve mısır kaynatılır.Şeker, kuru üzüm ve kaynatılan mısırla buğday gelenlere ve komşulara
dağıtılır. Buna “GOHMET” denir. Çocuğa ismi ailenin büyüğü koyar.İsimler, genellikle aile
büyüklerinden veya İslâm tarihinden seçilen birinin adıdır. Aile büyüklerinden ölen olmuşsa
onun adı tercih edilir. Çocuğa verilen ad, bir kulağına ezan,diğer kulağına kamet okunarak 
söylenir.Anne, çocuk   doğmadan önce eşyalarını hazırlamıştır. Hazırlanan bu eşyalarla
çocuğun yatacağı yer düzenlenir. Bu esnada çocuğu “al basmasın” diye beşiğinin üstüne
Kur’ân-ı Kerim, içine iğne batırılmış soğan, yastığının altına bıçak ya da demir parçası 
konulur. Bazı yerlerde bacaya kara çalı konulduğu da görülmektedir.Akraba ve komşular,
çocuğu çeşitli hediyelerle görmeye gelirler.Buna”DOĞDU GÖRME” denir. Çocuğun ilk
güldüğünü görene hediyeler verilir. Gelenek olarak çocuk, 3 günlük iken tuzlanır. Tuzlama:
tuz, bal, çörek otu ve kolonya karıştırılarak yapılır. Bu karışım çocuğun her yanına sürülür.1-2
saat sonra da banyo yaptırılır. Bu iş, 20. gün tekrarlanır. Buna “BEBEĞİN TUZLANMASI”
denir. Doğumdan kırk gün sonraya kadar geçen süreye “KIRKI ÇIKMA” denir. Anne, kırkı
çıkıncaya dek, mecbur olmazsa dışarı çıkmaz.Aynı anda kırkı çıkmamış iki anne birbirleriyle
karşılaşmaz, birbirlerini görmek istemezler. Mecburiyet olursa “iğne değişirler”. Bu da batıl
bir inanıştır.Güya kırkı çıkmamış anneler, bu tür davranmazlarsa yavrularının deli ya da
hasta olup öleceğine inanılır.Hatta kırkı çıkmamış bir anne, kırkı çıkmamış herhangi bir 
hayvandan da kaçar.Kırk gün sonra, önce annenin daha sonra çocuğun kırkı çıkarılır.Kırk
çıkarma şöyle yapılır: kalbur üzerinden su boşaltılır. Sular dökülürken “Bu kadınların kırkı,
bu kurtların kırkı, bu kuşların kırkı.....” denerek anne olabilecek canlıların büyük bir kısmı
sayılır. Böylece annenin ve çocuğun kırkı çıkarılmış olur ve anne de serbest bir şekilde
dolaşmaya başlar. Çocuk ilk dişini çıkardığında, bunu görene hediye verilir. Yine buğday ve
mısır kaynatılıp şekerle birlikte komşulara dağıtılır.Buna da “DİŞ HEDİĞİ” denir. Çocuk, ayağa kalkıp yürümeye başladığında, sık sık düşer. Batıl bir inanç olarak, çocuğun ayak bağının çözülmesi gerektiğine inanılır.Bunun için de çocuğun iki ayağı iple bağlanır. İki eline sade yağla yapılmış dürüm verilir. Çevredeki çocuklar da çağırılıp bu dürümü , çocuğun iplerini kırarak kaçırmaları istenir. Çocuklar dürümü alıp kaçarlar. Bu geleneğe de KÖSTEK KIRMA” denir.
 
 NİNNİLER
 
BEBEĞİN BEŞİĞİ BAKIR
SALLIYORUM TAKIR TUKUR
İÇİNDEKİ MULLA BEKİR
NENNİ NENNİ NENNİ BEBEK UY!
 
                                                 NEN ÇALDIM UYUSUN DEYİ
                                                 UYUSUN DA BÖYÜSÜN DEYİ
                                                 KÜÇÜKSÜN DE BÜYÜSÜN DEYİ
                                                 NENNİ NENNİ NENİ BEBEK UY!
 
 
NEN ÇALSAM UYUR MUSUN
BEBEK OLSAN BÜYÜR MÜSÜN
NENİ BENİ NENNİ BENİ
KOY BEŞİĞE SALLA BENİ
 
CENAZE
 
          Cenaze imecesine yöremizde çok önem verilir. Ölüm haberi duyulan kişiye, son görevlerini yapmak üzere çevre, akraba, dost ve hatta bunu bir ibadet ve gelenek bilen çoğu
kişiler öleni tanımasalar bile hemen cenaze evine giderler. Cenaze sahiplerini hiç bir zahmete sokturmadan yapılması gereken tüm işleri gelenler yaparlar. Cenazenin yıkanmasından namazının kılınmasına, mezarının kazılmasından, defin işlemine kadar, cenaze sahipleri zahmete koşulmadan yerine getirilir. Cenaze sahipleri sadece, cenaze yıkanırken ve mezara konar konarken son görevlerini yaparlar.
         Cenaze evden götürülmeden kadınlar “Ağıt yakarlar”. Çevrede “ağıtçı” olarak bilinen kadınlar, genellikle her cenazeye katılarak ağıt yakarlar. Ağıtlardan örnekler:
 
          
 Bir tren kazasında vefat eden Hacı Ahmet ÖZDEMİR’in ardından yakılan ağıt :
 
 
                             KALDIRIM KALDIRIM KANLI KALDIRIM,
                             TİREN VURDU SIZILIYO BALDIRIM,
                             GELİN GARDAŞLARIM BENİ KALDIRIN.
                                       KÖR YOLLARA ÖLDÜM, KİME NE DEYİM?
                                       YAVRULARIM UFAK, ONA NE DEYİM?
 
                             YİĞİTLER DE SALACAMI GÖTÜRSÜN,
                             ELETSİN DE BÜYÜK DAMA YATIRSIN,
                             BENİM BABAM OLAN AKLIN YİTİRSİN.
                                       KÖR YOLLARA ÖLDÜM, KİME NE DEYİM?       
                                       YAVRULARIM UFAK, ONA NE DEYİM?
                 
                             ALİ BENİM ÇADIRIMI KURMASIN,
                             MULLA BENİM YATAĞIMA GİRMESİN,
                             USTALARIM GELDİ, GERİ DÖNMESİN.
                                       KÖR YOLLARA ÖLDÜM, KİME NE DEYİM?
                                       YAVRULARIM UFAK, ONA NE DEYİM?
 
         Çelik köyünde, tezkeresine 20 gün kala hastalanarak getirildiği köyünde vefat eden, Celil oğlu Mustafa KILIÇ için annesi Emiş’in yaktığı ağıt:
                  
GELİBOLU’NUN ÇAVUŞU
GELİR SAVUŞU SAVUŞU
OLMUŞ KARAGÂH ÇAVUŞU
 
 
                                        GELİBOLU YAZILARI
                                        YAYILIYOR KUZULARI
                                        YARADAN BİZE Mİ VERMİŞ
                                         BÖYLE KARA YAZILARI
 
 
YIKNIK TARLAYA BİDERİMİ EKSİNLER
KEFİNİMİ SIRA SIRA BİÇSİNLER
YÂRİME DE HABERİMİ VERSİNLER
GARDAŞ BACI BENİM YASIM ÇEKSİNLER.
 
                                       ODUNCULAR KISA KESMİŞ ODUNU
                                      ALMADIM BU DÜNYANIN DADINI
                                      ASKER OLDUM GARİP ANAM PİYADE
                                      BENİM DERDİM SENİNKİNDEN ZİYADE
 
SU GELİR DE MERDİN MERDİN
SU DEĞİLDİR BENİM DERDİM
SULAR DA MÜREKKEP OLSA
YAZILMIYOR BENİM DERDİM
 
      Aşağıdaki ağıt, yine Çelik köyünde avlanma sırasında kaza ile vurulan, bir gencin ardından annesi tarafından söylenmiştir:
 
O DAĞINDA O DAĞINDA
KAN KALMAMIŞ DUDAĞINDA
BEN DE SENİ SEVDİM YÂRİM
AVCILARIN YEDEĞİNDE
 
                                                  BAĞIMIZIN BAŞI YEMEN ALICI
                                                  ALICI KUŞ GELMİŞ CAN MI ALICI
                                                  BEN DE O KUŞA CANIMI VERMEM
                                                  YAVRULAR BAŞ UCUMA GELMEYİNCE
 
YEKİNİR DE GARA BULUT YEKİNİR
KEKLİK OLMUŞ BENİM YAVRUM SEKİNİR
DAĞLARA KAR YAĞMIŞ DOLU DÖKÜNÜR
YÂRİNDEN AYRILAN GÜL MÜ SOKUNUR
 
                                                 ÇADIRIM KARA ,TUTMAM YAZIYA
                                                 OT KALMADI KOYUN İLE KUZUYA
                                                 BEN RAZI MIYDIM BÖYLE YAZIYA
                                                 YAZICILAR DEVRE YAZMIŞ KALEMİ.
 
ÖĞLE İLE İKİNDİNİN ARASI
ÇELİK İLE KIZILPINAR ARASI
ARASI DA KARA DUMAN DURASI
ANNESİ DE YARASINI SARASI.
 
           Anne Güllü KILIÇ’ın,Tıp Fakültesini kazanan, ancak işlediği cinayet yüzünden cezaevine düşen oğlu Ramazan için söylediği ağıt:
 
HAPİSHANE ÖNÜNDE ÜÇ AĞAÇ İNCİR
ELLERİM KELEPÇELİ KOLLARIM ZİNCİR
ZİNCİR SALLANDIKÇA CİĞERİM SANCIR
ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
                                            EVİMİZİN ÖNÜ BİR ÇİTİL KAVAK
                                            AHA BEN GİDİYOM, GARDAŞLAR UFAK
                                            YIKILAN BİNAYA SEN ÇALMA SUVAK
                                            ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
YÜCE DAĞ BAŞINDA KAR MEZER MEZER
SAKOYU ÇIKARMIŞ, GÖMLEKLE GEZER
TALEBE MEKTEBİNDEN BÖYLE Mİ BEZER
ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
                                          SÖYLEYİN ANAMA HEMEN AĞLASIN
                                         ANAMDAN GAYRISI YALAN AĞLASIN
                                         ANAMIN OĞLU VAR BENİ NEYLESİN
                                         ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
ELBİSEM DUVARDA ASILI KALDI
KİTABIM BAVULDA BASILI KALDI
ÖĞRETMENİM SILADA KÜSÜLÜ KALDI
ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
                                       SABAHTAN KALKTIM DA BAŞIM SELAMET
                                       PAZARCIK’A GELDİM KOPTU KIYAMET
                                       DEFTERİM KALEMİM KİME EMANET
                                       ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN
 
KURU YERDE MOR MENEVŞE BİTER Mİ
TALEBE DE MAPUSLARDA YATAR MI
GÖRÜŞÇÜ GÖZLEYİP YOLA BAKAR MI
ONUN İÇİN GARİP ANAM AĞLASIN.
 
            Bu ağıtların sonlarında genellikle aynı nakaratlarla ölene duyulan acıyı dile getirip ağlarlar.                            
            Cenazenin defninden sonra, kalabalık eve döner. Evin önünde Kurân okunur. Daha sonra cenazenin yakınları yan yana dizilirler. Cenaze törenine katılan herkes, tek tek cenaze sahiplerine “Baş sağlığı” dilerler.  
              Cenazenin komşuları, bundan sonra “baş sağlığı” na gelenlerin oturabilmeleri için,cenaze evini toparlayıp hazırlamışlardır. Taziyeye gelen herkes burada kabul edilir. Taziye süresi, 1 ila 2 hafta arasındadır. Tüm taziye boyunca, cenaze sahiplerini taziye için ziyaret edenler, bu eve   gelirler.Gelenler, ölenin ruhuna Kur’ân ve Fatiha okuyup, bir müddet sonra yeniden “baş sağlığı” dileyerek kalkarlar.
             Cenaze evinde taziye süresince kazan kaynamaz. Yemeği komşu ve yakınlar getirirler. Gelenlere çay ikramını da yine komşu ve yakınları yaparlar.
            Cenaze sahipleri, taziye süresince tıraş olmaz, elbiselerini değiştirmez ve saçlarını taramazlar. Bu, yaslı oldukları anlamındadır. 3 veya 7 gün sonra yemekli mevlit okuturlar.
            Baş sağlığı süresince de kadınlar ayrı, erkekler ayrı yerde toplanır. Kadınlar “ağıt yakma”ya devam ederler. Taziye bittikten sonra, cenaze sahiplerine yakın olan kişiler, ya berber getirerek, ya da tıraş olacak kişileri berbere götürerek sakallarını kestirirler.
 
 MAHALLΠAĞIZLAR  
 
         Belirgin olarak yöremizin konuşma dilinde, şimdiki zaman bildiren “-yor” ekinin “-r”
sesi düşürülerek söylenir (geliyom, yazıyom vs.). “k” sesi ile başlayan kelimelerde bu ses “g”
olarak ifade edilir (galdı, galem gardaş vs.). Bu değişikliğe bazen “t-d” seslerinde de rastlanır.(dakı, dabanca vs.). 
 
 
  MAHALLÎ KELİMELER :   
 
 
AKILDANE              :Divane, deli
AKIT                         : Salça                        
BANI                         : Yayla yeri           
BAZLAMA               : Saçta yapılan ekmeğin kalın ve küçük olanı
BEL                            : İz, işaret
BELENMEK            : Yere yatıp sağa sola sürünmek.
BERK                        : Sert, güçlü.
BİBİ                           : Hala
BILDIR                     : Geçen yıl.      
BİLİK                        : Yağla tavada pişirilmiş ekmek
BİYO                         : Bir kez bir sefer.
BOOZ                       : Bu kez, bu sefer                           
BOZ                           : Toprak rengi
CİBELMEK              : Şımarmak
CIRCIR                     : Fermuar.
CİRPİTMEK            : Olur olmaz şeyler yapmak.
CIVIK                        : Eriyik, mayi.( Mecazi olarak :Basit hareketler yapan,laubali.)
COR                          : Laf,Söz.
ÇAĞA                        : Çocuk.
ÇAPUT                      : Bez parçası.
ÇERPİTMEK           : Bağını çözmek, açmak.
ÇITANAK                 : İkiz, yan yana.
ÇOMÇA                    : Tahtadan yapılmış kepçe. 
DAMDIRA               : Az telli, küçük saz .
DANAAN                 : Ertesi gün.
DEBİRE                    : Her zaman, daima.
DENSİZ                    : Ahlâka aykırı davranan.
DEPİK                      : Tekme.
DEPLEKE                : Darbuka.
DEVLİSİ                   : Ertesi.
DİKİLMEK             : 1)Yokuşa çıkmak. 2)Ayağa kalkmak.
DIMILIK                  : Sıcaklığı kıvamında olan.
DİNDORUK             : Zirve, en üst.
DOLAMA                 : Kadın eteği.
DONNUK                 : Çamaşır yıkanan yer.
DÖL                           : Erkek çocuk.
DUNCUKMAK        : Bunalmak; boğulacak duruma gelmek.
DÜLDÜL                  : Dürbün.
ELETMEK               : Götürmek.
FINCITMAK           : Fırlatmak, uzağa atmak.
GALAZ                      : Askılıklı, sırta alınabilecek şekilde yapılmış tüylü deri.
GARAMET               : İftira.
GARERTİ                 : Giyecek türünden eşya.
GAYIM                     : Sert.
GENE GERİ             : Tekrar
GEZEMBEK             : Balkon.
GICIR                        : Yeni, taze.
GİCİŞMEK              : Kaşınmak.
GÖBELEK                : Mantar. 
GÖLÜK                     : Binek hayvanı.
GUBARMAK            : Şımarmak.
GÜCÜK                     : Kısa, kısa boylu.  
GÜRÜK                     : Kulağı kesilmiş ya da doğuştan kulaksız.
HASARMAK           : Yapmak, onarmak.
HAYAT                    : Avlu.
HERİF                      : Erkek.
HEZEN                     : Damın üstüne atılan ağaç.
HITAP                      : Börek, gözleme.
HORANTA              : Aile efradı.
HORSUNMAK        : Horlamak, küçük görmek.
İNTAA                      :  En fazla, en çok.
İŞÇİMEN                 : Çalışkan, becerikli.
KABANGAÇ           : Yaşlı ağaç
KANNE                    : Şişe
KAŞKALMAK        : Dikleşmek, vuracak gibi hareket yapmak.
KATİL                     : Taşla örülen duvar arasına konulan ağaç.
KEFİYE                   : Kadınların taktıkları poşu.
KENNEHA              : Böyle istemiştim,böyle olsaydı.
KENT                       : Biçildiği halde kendiliğinden yeşeren bitki.
KIRBIZ                    : Biber.
KIRFLAMAK         :   Ağaç ve otu küçük parçalara ayırmak.
KIRKMAK             : Tüy kesmek (Daha çok hayvanlar için kullanılır.)
KIRPMAK                 :   Küçük parçalara ayırmak.
KİSİP                       : Çok fazla
KİŞİFLEMEK       :   Gizlice takip etmek, izlemek.
KIVIKTIRMAK     :  Acele etmek.
KIYIK                      : Çuvaldızın büyüğü.
KOPMAK           : Koşmak.
KOŞMA                   : Dama kiriş yerine konan ağaç.
KÖSEĞİ                   :  Yanmış odun parçası.
KURTLAMAK   : Etrafı karıştırmak.
KUŞKANA          : Tencere.
KÜLLÜK                 : Büyük baş hayvan artığının döküldüğü yer.
KÜPERCİK        : Topraktanyapılmışküp.
LIĞLAMAK        : Yavaşça yuvarlamak
LİVAN                 : Antre.
LOĞ                     : Toprak damların toprağını sıkıştırmak için kullanılan silindirik taş.
MAHRAMA        : Havlu.
MAKKAÇ            : Ucu sivriltilmiş odun.
MIH                      : Çivi
MIIRDAMAK     : Mırıldanmak.
MIRTLAK         :  1-Asıl sayılmayan, vekil (Genellikle çocuk oyunlarında) 2- Büyük muska.
NAHIR                 :   Büyük baş hayvan sürüsü.
NAHIRCI            : Büyük baş hayvan sürüsünün çobanı.
ÖRKLEMEK      : Hayvan otlatırken belli mesafeyeiple bağlamak.
ÖRTME               : Balon, avlu.
PAPİRİK             : Eskimiş kâğıt.
PARPAZLANMAK     :  Sendelemek, düşecek gibi olmak.(Daha çok kuşlar için kullanılır.)
PATLAK              : İncir.
PENES                 :  1-Çeyrek ten küçük altın. 2-Sahte altın.
PİRPİRİM           : Semiz otu.
PITTIRMAK      : Çözülmek; bağlı olduğu yerden ayrılmak.
PÜRÇÜKLÜ       :  Havuç.
PÜSÜK                : Kedi yavrusu.
SALACA              : Tabut
SEHİM                 : Pay, hisse.
SIÇAN                  : Fare
SIĞIRLIK            : Büyük baş hayvan barınağı, ahır.
SIKLAT               : Sıkıntı, üzüntü.
SİYEÇ                  :  Çalıdan yapılmış ihata.
SULUK                 : Evin bir köşesinde banyo yapmak için ayrılan yer; hamamlık.
SUNDURMA       : İhata duvarı.
SUSAK                 : Su kabı.
SÜMBÜL – SÜLLÜM : Merdiven.
SÜMÜYE             :   Boşuna, boş yere.
ŞALLAK             : Şelale.
ŞAPLAMA           : Tokat.
ŞELLEFE            : Bedava
ŞİŞEK                  :  Bir yaşamış dişi koyun
ŞORA                  : Çorba.
ŞÖRÜK               : Selik, ağız akıntısı.
TAKA                  : Raf, göz.
TAKTAKI           : Harman savurma makinesi.
TEREKE             : Büyük baş hayvan sürüsü.
TANGALAZ       : Açık (Kapı için kullanılır.)
TENGİŞEK         : Yuvarlak, oval.
TENTENE           : Oya işi.
TEŞT                   : Büyük leğen. 
TOK                    : Tasma.
TOSBAĞA          : Kaplumbağa.
TOTAMAZ         :   Şişman ve kısa.
TULUK               : Yolunmamış deriden yapılmış su, ayran kabı.
TÜDELEK          : Yuvarlak yapılı.
UŞAK                  : Evlat.
YAĞLIK             : Mendil.
YALBIRDAK     : Çıplak ya da çok ince giyinmiş.
YAMIŞMAK      : 1-İsteğinin gerçekleşmesi için peşini bırakmamak. 2- Kendinden geçmek.
YANIÇ                :  Börek, gözleme.
YANNIK             :  Tüyleri soyulmuş, torba biçiminde dikilerek içinde ayran yapılan deri .
YAZI                   : Ova, geniş arazi. 
YONGA              : Odun kırılırken meydana gelen kırıntısı, parçası.
YUMUŞ              : Emir.
 
 
 
MAHALLÎ DEYİMLER :
 
 
ACI TÖLLEŞ DE GEL               : İşini bitir, düze koy, öyle devam edelim.
APIRCIN OLMAK                     : Telaşlanmak.
BATMAN ÇAĞALA KARIŞTI : İşler karışık duruma geldi.
BOĞAZINIZ AĞ OLSUN – BOĞAZINIZ OLSUN : Afiyet olsun.
CAMİ YIKILMIŞ, MİHRAP SAĞLAM : Yaşlandığı halde dinçliğini yitirmemiş.
ÇOK GÖLÜK ADAM                : İşe yaramaz.
DIŞLIĞI GELMEK    : Neşelenmek.
DON DON DOLAŞMAK       : Avare avere gezmek.
ECELİ YETMİŞ SÖZ SÖYLETMEK      : Ağır laf konuşmak.            
ELDEN AYRIK SAĞA : Başkalarından farklı davranan, genel temayüle uymayan.
GAREMET ATMAK             : İftira etmek.
GEÇMİŞİNİN CANINA DEĞMEK : Yapılan bir ikram karşısında memnuniyet ifadesi.
GÖRÜNNAME ÇIK       : Tanınacak duruma gel.
GÖZÜNÜN YAĞINI YEMEK          : Çok sevmek.
HILT ETMEK                        : İyice dövmek.
HİM ETMEK                         : Gizlice işaret etmek.
HIMBIL BULMAK                : Horlamak.
HIRILTI ETMEK                   : Kavga etmeye başlamak.
HIŞI ÇIKMAK                       : Çok yorulmak.
İT AYAĞI YEMEK               : Çok gezenler için söylenir.
İT ÇENESİ YEMEK              : Çok konuşanlar için söylenir.
KARNI KURTLU                   : İçi kötülük dolu olan.
KESİM KESMEK                  : Sözleşmek, anlaşmak.
KİZİR ÇAĞIRMAK              : İlan etmek. Tellal çağırmak.
LAKLAKI ÇALMAK            : Gevezelik edip boş yere konuşmak; zaman öldürmek.
METEL ETMEK                    : Masal anlatmak.
MUKAYIT OLMAK             : Sahip çıkmak, korumak.
O TARAKLARDA BEZİ OLMAMAK : Bahsedilen işlerle uğraşmamak.
SAKALININ ALTINDAN GEÇMEK : Yapılacak bir işi büyüğe danışmak.
SOKAR SEZDİRMEZ            : Kurnazca hareket edenler için söylenir.
VIRVIRI KOPARMAK          : Gereksiz yere bağırıp çağırmak.
 
MAHALLÎ ATASÖZLERİ :
 
BİR İT, BİR DERİYİ SÜRÜR.
BİR KÖY DAĞINDAN BELLİ OLUR.
BİR KADININ KADINLIĞI BAŞINDAKİ ÇİTİYLE, KUCAĞINDAKİ ÇOCUĞUYLA
BELLİ OLUR.
BAZI İKRAMLAR SOPADAN KÖTÜDÜR.
ÇOBAN OLMAZSA DAVAR YAYOLMAZ.
EVDE KALAN KIZIN VEBALİ, EMMİSİNİN OĞLUNUN BOYNUNADIR.
TİLKİ DELİĞE SIĞMAMIŞ DA KUYRUĞUNA KARA ÇALI BAĞLAMIŞ.
HELAL KAZANÇLA YAĞLI PİLAV YENMEZ!
KİTABIN CİLTİNE, KADININ ÇİTİNE BAKIP ALDANMA!
KADIN BİR TOPRAK ÇAMURDUR ; NEREYE VURURSAN ORADA KALIR.
KURU PİS BULAŞMAZ.
TİLKİNİN PAZARDA NE İŞİ VAR?
YA ÇIKAR ÇİĞDEM, YA KIRILIR KAZIK!
FARZ ALDIRIR, MASRAF SATTIRIR.
HARÇ ALDIRIR, BORÇ SATTIRIR.
BÖĞÜRTLEN BÜYÜMÜŞ BAĞ OLDUM SANMIŞ; APTAL ATA BİNMİŞ BEY OLDUM
SANMIŞ.
ARKADAŞINA GÜVENİP DE AYI İLE GÜREŞME!
ELEM PARA, KELÂM PARA, ANAYI KIZDAN AYIRAN PARA.
TAHTAM VAR, SACIM VAR; SİZE NE İHTİYACIM VAR?
ATAŞ ALACAK KOMŞUN YOKSA ON EVİN OLSA NE YAZAR!
ESKİ ELBİSE GİYME EL DEĞMEDEN YIRTILIR; SONRADAN GÖRENLE KONUŞMA,
SENİ GÖRÜNCE TARTILIR.
ATEŞE DÖKÜLEN YAĞIN ZARARI OLMAZ.
ALTININ KIYMETİNİ SARRAF BİLİR.
 
   İLENMELER (BEDDUALAR) :       
 
ADLARI BATASICA
TANİ CANINI ALA!
YERE BATASICA
SİNİNE TAŞ YAĞASICA
TÖREMEYİP DE BÖYÜMÜYESİCE
GÖZÜ KÖR OLASICA
YURDUN, YUVAN DAĞILA
KARA YERİN DİBİNE GİR!
GÖZÜYÜN ALAFI SÖNE!
GÖZÜNE PATLAMA DÜŞE!
GARA HABERİN GELE!
OCAĞINA TAŞ YAĞASICA!
GİDİŞİN OLA DA GELİŞİN OLMAYA!
SESİN YERİN ALTINDAN GELE
SABAHINA ÇIKMAYASIN!
YAŞI KESİLESİCE!
 
   ÇOCUK OYUNLARI
 
         Yöremizde, eskiden   çocuk oyunları oldukça zengindi. Şehirleşme ve teknolojik gelişmeler çocuğu daha çok dört duvar arasına hapsettiği için, oynanan çocuk oyunlarının birçoğu unutulmuş, bunların yerini daha çok ev içinde oynanabilen oyunlar almıştır.
           Eskiden beri oynana gelen çocuk oyunlarımız : Pip (saklambaç), Dağme (topaç), Kösküç (kakkaç-çırangıç), Çoturum Eşek (çorlu-çatma), Sekizim Seksek, Yastık Takla(Güvercin Taklası), Eşler Eşim Eş Gördüm Eli Yüzü Kara(çıldır), Kıngıç (Kıngırkaç), Lotdik, Gülle(misket), Çelik-Çomak, Kıfkıfçılık (kovboyculuk), Ara Kesme(ara gitme), Kızgın Taş, Sarsar Sarkıtan, Sepetçik, Mılla Vara, İt Çeneletme,Eşlerim Eleppe,Kara Yılan,Keçe Vara, Bıllom, Mendik(Beş taş) ve Kudü’ dür.
               Oyunlar oynanmadan önce çocuklar eşleşirken (takım oluşurken), bu işi ya tekerleme söyleyerek, ya da ayak sayarak yaparlar.
 
                                         
 
 
 
GÜVERCİN TAKLASI (YASTIK TAKLA)
              Bu oyunu oynamak için bir araya gelenler, evvela eşleşerek iki gruba ayrılırlar. Daha sonra cezalı grubu belirlemek için ya ayak sayarak, ya da tekerleme söyleyerek grup başları yarışırlar. Yarışı kaybeden grup, güvercin taklası için vaziyet alır. Gruptakiler doksan derecelik açı çizerek eğilir ve başlarını birbirleri ile birleştirirler. Diğer gruptakiler de bunların üzerinden (yatanların sırtlarına başlarını dayayıp) takla atarlar. Eğer takla atmayan olursa, bu kez gruplar yer değiştirerek oyunu devam ettirirler.
                                      
    TEKERLEMELER
 
                 Matal matal matlı boz
                 Biri sıçan, biri moz
                 Bindim mozun üstüne
                 Çıktım Halep yoluna
                 Halep yolu taşlıca
                 Eğildim bir taş aldım
                      Vurdum keçi kıçına
                      Keçi gitti hakime
                      Hakim dedi “buraya;
                      Ben de” dedi “şuraya!”
                       
 
SEYİRLİK OYUNLAR
 
             Özellikle köylerimizde uzun kış geceleri yaşanırken, seyirlik oyunlar oynanırdı. Seyirlik oyunları çocuklar değil,büyükler oynardı. Çeft (Palıt) oyunu, Aşık oyunu, Yüzük (fincan) oyunu, Yumurta oyunu seyirlik oyunlarımız içerisinde en çok oynananlarıdır.
           Bu oyunların yanı sıra “metel etme” denen bilmeceler sorulur; kaybedenler cezalandırılırdı.
      Metel eden kişiye “Metelini bilirsem bana ne veriyon?” diye sorarlar. Metelci de ulaşılması mümkün olmayan cevaplar verip nükteler yapardı. Mesela “Sana Malatya’yı veriyorum” derdi.
 
 
                              Bir Metel örneği:
 
 
                                                 “İçi yeşil
                                                  Dışı göğer daneler (tane)
                                                  Akıllılar akıl edebileler
                                                       Akılsızlar düşüneler kalalar.”
                                                                   ( CEVAP : Antep fıstığı. )
 
 
 
 
 
 
 
 YÜZÜK (FİNCAN) OYUNU
            Köy odasında toplananlar, oyuna katılacak kişi adedince fincan getirirler. Bu fincanları odanın orta yerine dizerler. Daha sonra ileri gelen bir büyük, oyuncuları dışarı çıkararak parmağındaki yüzüğü, fincanlardan birinin altına koyup kapatır. İçeri alınan oyuncular, fincanları tek tek açarlar. Yüzüklü fincanı bulan kişi cezalandırılır. Bu ceza, genellikle o kişinin bir küçük baş hayvan keserek, köy odasında davet vermesi şeklinde neticelenir.  
 
 
 
   MANİLER        
 
1-        GÖLBAŞI
                                         DALGALIDIR GÖL BAŞI
                                         ADIYAMAN GÜZELİ
                                         İLÇELERDEN GÖLBAŞI.
2- ATLI GELİYOR ATLI
    ALTINDA KİLİM KATLI
    ANAM BABAM SAĞ OLSUN
    YÂRİM HEPSİNDEN TATLI.
 
                                      3)YILANA BAK YILANA
                                          YILAN KAÇTI ORMANA
                                          ANAM BENİ VERMİYO
                                          KIRAVATLI OĞLANA.
 
4-        DENİZ ÜSTÜNDE MİNDER
                 O MİNDERİ SEN DÖNDER
                  EĞER BENİ SEVERSEN
             AYDA BİR MEKTUP GÖNDER.
 
                                       5) ELMA YANI ELMA YANI
                                            KIZARMIŞ ELMA YANI
                                            NASIL KABRE KOYARLAR
                                            MURADIN ALMAYANI.
 
6) GÜN DOLANDI BATMAYA
     KIZ SOYUNDU YATMAYA
     YASTIĞI DÖRT DOLANDIM
     KIYMADIM UYARTMAYA.    
 
 
                                        7) AY KALEDE VARAMAM
                                            DİLE DESTAN OLAMAM
                                            AY BULUTA GİRİNCE
                                            BAĞLASALAR DURAMAM.
 
 
 
 
8-     GÖLBAŞI’NIN KIZLARI           
                 YAKTI YAKTI NAZLARI
                 EL OĞLUNU N’EYLERSİN
                 BEĞENSENE BİZLERİ.
 
 
 TÜRKÜLERİMİZ
 
         Yöremiz türkü bakımından yeterli zenginliğe sahip olmasına rağmen, düzenli bir derleme çalışması yapılamamıştır. TRT. Repertuarına girmiş bilinen bir tek Gölbaşı Türküsü vardır.
 
 
 
 
 GÖLBAŞI TÜRKÜSÜ                           
 
                   GÖLBAŞI’NA VARDIM GÖLLERİ ÇOKTUR,
                   GÖÇERLER GEÇİYO SEVDİĞİM YOKTUR.
 
                                    ŞALVARLI GELİN YALLAH,
                                    FİSTANLI GELİN YALLAH,                                    
                                    ÖLDÜRDÜN BENİ.
 
 GÖLBAŞI’NA VARDIM TREN DURUYO,
 ANAM BENİ GURBET ELE   YOLLUYO.
 
                                       ŞALVARLI GELİN YALLAH,
                                       FİSTANLI GELİN YALLAH,
                                       ÖLDÜRDÜN BENİ.
 
 
GÖLBAŞI’YLA ADIYAMAN ARASI,
YAKTI BENİ KAŞLARININ KARASI.
 
                                        ŞALVARLI GELİN YALLAH,
                                        FİSTANLI GELİN YALLAH,
                                        ÖLDÜRDÜN BENİ.
 
O DERENİN ALICINDAN, BURCUNDAN,
BANA GELSEN ÖLÜR MÜYDÜN ACINDAN.
 
                                        ŞALVARLI GELİN YALLAH,
                                        FİSTANLI GELİN YALLAH,
                                        ÖLDÜRDÜN BENİ.
 
               
 
 
 Yine, TRT Repertuarına girmiş “GELİN AYŞE” türküsünün yöremize ait olduğuna dair kuvvetli deliller vardır. Çataltepe köyünden Savran köyüne gelin giden Ayşe Erkenekli’nin zaman sonra bir çocuğu dünyaya gelir. Ayşe Hanım, çocuğuyla beraber baba evini ziyarete gitmek üzere, Savran’dan Çataltepe’ye doğru yola koyulur. Bu esnada yanı sıra oynayarak giden çocuğu birden yol kenarındaki Göksu çayına koşup girer. Çocuğunun boğulmakta olduğunu gören anne, koşarak Göksu’ya atlar, yüzme bilmediği için, çocuğuyla beraber boğulur. Bunun üzerine, köylüler “Gelin Ayşe” türküsünü yakarlar.
 
 
 
   SOSYAL HAYAT
 
SALÂVATLAMA GELENEĞİ   :
 
          Ekin biçilirken, sonuna gelindiği zaman, tarlada çalışanlar ekinin sonlarını aşağıdaki
mısralarla salâvatlayarak biçerler.
 
 
                    “EKEN BİÇER,
                      KONAN GÖÇER,
                      CENNETİN KAPISIN
                      CÖMERTLER AÇAR.
DİYELİM BİR ALLAH ALLAH!
GETİRELİM SALÂVAT.
 
                      ER AŞKINA!
                      PİR AŞKINA!
                      KÂBE’DEKİ NUR AŞKINA!
DİYELİM BİR ALLAH ALLAH!
PEYGAMBERE SALÂVAT.
 
                      KARA KAZANIN KAYNAYIŞINA,
                      GÜCÜK ÇOMÇANIN OYNAYIŞINA,
                      YAĞLI BAZLAMANIN ON BEŞİNE.
DİYELİM BİR ALLAH ALLAH!
PEYGAMBERE SALÂVAT.
            Nakaratlardan sonra, tarladakiler hep bir ağızdan salâvat getirirler...
 
            Buğdayın ilk ölçülmeye başlandığında da aşağıdaki sözler söylenir. (Buğday “çelik” adı verilen ve 11 kg. alabilen ölçekle ölçülürdü.)
            1 Allah, 2 Bereket, 3 Nimet, 4 Kitap, 5 İslâm diyerek 5 çelik tahıl konur. Bunun amacı, hasadın bereketli olması içindir.                         
           Ekin biçilirken tarla yanından biçene yakın bir kişi geçiyorsa, ekini biçen kişi , biçtiği
son tutam ekini geçene karşı tutar kaldırır. Buna “DESTE ÇEKME” denir. Tarladan geçenin bu hareket karşısında kendisine deste çekene hediye vermesi gereklidir.
 
 
                
 
BATIL İNANÇLAR
 
         Yağmur yağmayıp havalar kurak giderse, yağması için, kaplumbağa ayağından bir ağaca asılırdı.Bunun tersi, yağmur durmadan yağarsa,yağmurun durması içi de diken ardıcı yakılırdı. Ya da dışarıya demir şiş veya ateş maşası atılırdı.
      Kedi, sobaya düşkün olursa o sene kışın sert geçeceğine inanılır, Nurhak dağına 4 defa kar yağarsa, yöremizde kışın az olacağı; kavak ağacı, yapraklarını tepeden dökmeye başlarsa kışın şiddetli geçeceği, aşağıdan yapraklar sararmaya başlarsa da kışın ılıman geçeceği tahmin edilirdi .
               Ay tutulduğunda havaya doğru silah sıkılır. “Ayı, haremiler kaçırmış, silahla onları korkutalım.” Diyenler olurdu. Hatta, bazı köylerimizde evindeki tüfeği dolu olduğu halde, silahını sıkmayanın başına uğursuzluk geleceğine inanıldığı için, herkes ay tutulduğunda silahını sıkarak boşaltırdı. Silah sıkmanın yanı sıra teneke de çalındığı olurdu.
       Bebek, kız ise kesilen göbeği ev içine atılırdı ki evine bağlı olsun; erkek ise kesilen göbeği dışarı veya medrese yanına atılırdı ki, çalışsın evine baksın ve bilgili âlim bir kişi olsun diye.
        Eve gelen bir misafir, çok geç kalkıp evdekilerin rahatsız olmasına sebebiyet veriyorsa, ev efradının biri tarafından ayakkabısının içine tuz konurdu. Böyle yapılırsa misafirin erken kalkacağına inanılırdı.
                   
          
MAHALLÎ YEMEKLER
 
         İçli Köfte, Çiğ Köfte, Bulgur Pilavı, Firik Pilavı, Keklik Kömbesi, Kül Kömbesi, Yahni, Boranı (Pirpirim cacığı), Dilik Çorbası, Şapalak, Basalla, Yavan Köfte, Kınalı Kömbe(Şireli Kömbe), Tarhana Kavurması, Püso Ombacı, Bastık Kavurması, Dövmeç, Tomaka, Çağla Eşkilisi, Çökelek Kavurması, Bulama, Poğaç Ekmeği...
                                          
DÖVMEÇ YEMEĞİ
         Patlıcan, domates ve biber, herhangi bir işlem yapılmadan fırına verilir. Fırında pişen patlıcan, biber ve domatesin kabukları soyularak sarımsak da ilave edilip bir tepside dövülür. (Dövme işlemi genellikle ya tahta tokmakla ya da bardak altıyla yapılır.) Daha sonra bu karışıma sade yağ konarak tekrar fırına verilip tuz ilave edilerek afiyetle yenir.
 
 
  TATLILAR                    
 
            Kırma, Bastık(üzüm pestili), Şıllık, Ceviz,fıstık ve üzüm sucuğu, Helle, Ravak şerbeti,
Doğramaç dürümü, Üzüm hoşafı, Çiğdem Sütlacı...
                                          
 ÇİĞDEM SÜTLACI
             Çiğdem mevsiminde toplanan çiğdemlerin meyve kısmı, tencere içerisinde sütle birlikte iyice kaynatılır. Toz şeker ilave edilerek, kâselere konulup dolapta soğutulur.Daha sonra, istenirse ayrı ayrı fırınlanıp kaymakları kızartılır, ya da fırınlanmadan yenir.
 
 
 BAYRAM VE BAYRAMLAŞMA
 
                    Yöremiz insanı bayram ve bayramlaşmaya çok önem vermektedir. Bayramdan önce koyu bir hazırlık başlar. Bu hazırlıklar esnasında yemekler ve tatlılar yapılır. “Bayramcalık” adı verilen yeni kıyafetler alınır. Evler çok önceden tertip ve düzen içerisine sokularak eksikler giderilir.
           Bayram sabahı erkenden kalkılıp bayram namazına gidilir. Namaz çıkışı mezarlığa gidilerek dua okunur. Büyükler, hastalar, yetimler ve kimsesizler önce ziyaret edilip daha sonra eve gelinir. Çocuklar, büyüklerin ellerini öperek onlardan harçlık alırlar. Eve gelen ziyaretçilere ikrâmlarda bulunulur. Evdeki bayramlaşmadan sonra çevre ya da uzakta bulunan yakın, akraba ve arkadaşlar ziyaret edilerek bayramlaşılır.                  
 
 ASKER UĞURLAMA
 
Askere gidecek gençler, önceden akraba, dost ve arkadaşları tarafından eve yemeğe davet edilir. Askere gideceği zaman,yakınlarına ve arkadaşlarına veda ziyaretinde bulunur. Büyükler ona harçlık verirler.
       Askere gidecek gençler, davul-zurna eşliğinde topluca uğurlanır; arkalarından su dökülür (tez ve sağlıkla gelsin anlamında). Daha önceleri anne, askere gidecek oğluna azık hazırlar (özellikle helva ); kumaştan kese(cüzdan) yapıp gencin koltuk altından gömleğine bağlardı.
 
   YÖRENİN SANATÇILARI
 
     SES SANATÇILARIMIZ   
 
         Yöremiz ses sanatçısı bakımından zengin olmakla beraber, profesyonel anlamda iki sanatçımız vardır. Bunlar, TRT. Ankara Radyosu THM. Sanatçısı Mehmet SESKE ile Fahrettin KARAARDIÇ’tır.
        
 MEHMET SESKE
 
           1955 yılında ilçemizin Seske (Aktoprak) köyünde doğdu. İlk ve orta öğrenimini ilçemizde tamamladıktan sonra, Orman muhafaza memurluğu yaptı. Türk Halk müziğine karşı duyduğu sevgi ve merak aileden de gelmekte olan bir duyguydu.
              1980 yılında TRT. Ankara Radyosu’nun yetiştirmek üzere açmış olduğu sınavı kazandı. Memuriyeti bırakarak müzik çalışmalarına Ankara Radyosu’nda başladı. Yöremiz türkülerinden yaptığı derlemelerle, Türkiye genelinde haklı bir üne kavuştu. Seske’nin asıl ünlenmesi “KIZLAR MARAŞ’A GİDER” ve “TÜRKMEN GELİNİ” parçalarıyla başlar. Daha sonraları yaptığı diğer derlemeler radyo ve televizyonlarımızda beğeniyle dinlendi.
                  Bu güne kadar üç kaseti çıkan sanatçımızın, yeni çalışmaları devam etmektedir.
 
 
 
 FAHRETTİN KARAARDIÇ :
 
1965 yılında ilçemizin Harmanlı beldesinde dünyaya gelen Karaardıç, ilk, orta ve lise öğrenimini ilçemizde tamamladı.Küçük yaşta müziğe merak saran sanatçımız, ilk önce otel ve restaurantlarda,  daha sonraları Mersin İstanbul ve Adana’daki çeşitli gazinolarda çalıştı. Bu programlar esnasında, dinleyicilerinin teşvikiyle profesyonel olarak 1984 yılında ilk kasetini çıkardı.
            Yanık ve içli sesi ile dinleyicilerinin beğenisini kazanan Karaardıç, ülkenin değişik
bölgelerinde Halk konserleri verdi. Ankara’da bir plak şirketinin de sahibi olan sanatçı, bu güne dek birçok kasete imza atmış ve yeni çalışmalarını da sürdürmektedir.  
 
 
   MAHALLÎ OZANLARIMIZ  
 
         Halk ozanı ya da âşıklık geleneği , yöremizde hâlâ etkisini kaybetmeden sürmektedir. Hemen hemen her köyümüzde en az bir ozanı görmek mümkündür. İnsanımız da bu sanatkârlara ilgi ve saygı ile bakmaktadır. Bu halk ozanlarımızdan bazılarını tanıyalım:
 
 
CAHİT KONUT 
 
                   Mahallî sanatçılarımız içerisinde, kendine has yorumu ve bağlamayı kullanmadaki ustalığı ile yöre insanını takdirini kazanan Cahit KONUT, 1957 yılında Meydan köyünde doğdu. K.Maraş Eğitim Enstitüsünü bitiren sanatçımız, önceleri şiir yazmaya merak sardı. Bu merak daha sonra ozanlığa dönüştü. “Karaca Ozan” mahlası ile tanınan Konut, daha çok tabiat ve insan sevgisi ile sosyal konulara ağırlık verdi.
        Yöremize ait birçok derlemeler de yapan ozanımız, evli ve üç çocuk babası olup halen ilçemiz Yavuz İlköğretim Okulu’nda müzik öğretmeni olarak görevine devam etmektedir.
 
 
               Cahit KONUT’tan bir örnek:
 
              DOST YÜZÜNE BAKAMADIM
                                              
Çiftçi oldum köyde birez,                  Tezgâha düzdüm üzümü,
Sapa saman katamadım.                    Arılar soktu gözümü.
Ayağıma battı firez,                           Manavda sattım kozumu,
Acısından yatamadım;                       Uldu meyve atamadım;
Dost yüzüne bakamadım.                   Dost yüzüne bakamadım.
 
 
Çaldım kaval, güttüm kuzu,               Dükkânların önü yolak,
İstedim vermezler kızı;                       Berber oldum kestim kulak.
Kırdım damdırayı, sazı.                      Terzi oldum yaptım ulak,
Bir perdeden tutamadım;                     Bir ütüyü yakamadım;
Dost yüzüne bakamadım.                    Dost yüzüne bakamadım.
 
Başım alıp köyden göçtüm,               Kasap oldum aldım satır,
Bir şehire bakkal açtım..                    Kestim eşek ile katır.
Üstüne bir tas su içtim,                      Bir kuş oldu gönül-hatır,
Biri bine satamadım;                          Elden kaçtı tutamadım;
Dost yüzüne bakamadım..                  Dost yüzüne bakamadım.
 
Siporcu olayım dedim,                        Marangoza durdum çırak,
Her gün beş-on golü yedim.                Aman ustam beni bırak!.
Ettim güreşmeye yemin,                     Azar yedim ettim merak,
Sırtım yerde kalkamadım;                   Bir kapıyı takamadım;
Dost yüzüne bakamadım.                    Dost yüzüne bakamadım.
 
Tecir oldum sattım davar,                   Zararınan geçti ömür,
Borçlu beni görse boğar.                     Fırınc’oldum yaptım hamur,
Çekiç aldım ördüm duvar,                  Pişirdim ki olmuş kömür,
Tez yıkıldı yapamadım;                      Bir lokmacık yutamadım;
Dost yüzüne bakamadım.                   Dost yüzüne bakamadım.
                               
                            Karac’ozan tahsil kolay,
                            Öğretmenlik büyük olay.
                            Maaşa bak vay anam vay!
                            Yün döşekte yatamadım;
                            Dost yüzüne bakamadım.
 
 
 GARİP KÂMİL (KÂMİL TEZERDİ)
 
                Genellikle aşk ve sosyal konuları işleyen âşığımız, 1960 yılında Savran köyünde doğdu.Küçük yaşta geçirdiği menenjit hastalığı yüzünden gözlerini kaybetti. Dışındaki karanlığı aydınlatmak için, sazı kendisine ışık edinen Garip Kâmil, o günden beri çalıp söylemeye başladı.
               Yurt dışında da konserler veren sanatçı, Ankara Halk Ozanları Kültür Derneği’nin (Ozan-Der)kayıtlı üyesidir. Çok sayıda çalışmaları olan ve şu anda çalışmalarını amatörce sürdüren ozanımız, bu çalışmalarını bir albümde toplamayı düşünmektedir.
 
              Yukarıda sayılan Halk ozanlarımızın dışındaki ozanlarımız: Kör Mısto, Zekeriya Geçeci, Fahri Çakır, Hüseyin Atmaca, Bahattin Konut, Kâzım Ağören, Aşık Osman Kaçar, Ali Rıza Ağören, Aşık Sefili(Resul Doğan), Niyazi Arslan, Hüseyin İnan, Erdal Doğan...
              
 
 
ŞAİR VE YAZARLARIMIZ
 
           Yaptığımız araştırmalar sonucu, yöremizde duygu ve düşüncelerini şiir ve düz yazı ile etkili bir biçimde anlatan insanılarımızın çok olduğunu tesbit ettik. Ancak, imkânsızlık ve ilgisizlik yüzünden, birçoğu çalışmalarını değerlendirememiştir.
            Çalışmalarını kitap haline getiren şair ve yazarlarımız şunlardır:
 
 
İSMET EMRE
 
             1967 yılında doğan Emre ilk,orta ve lise tahsilini Gölbaşı’nda tamamladıktan sonra Anakara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Aynı yıl, Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başladı. Halen aynı Üniversitenin Yeni Türk Edebiyatı Anabilim dalında Yrd.Doç Dr. olarak görevini sürdürmektedir.
                 Mavera, İlim ve Sanat, Ayane, C.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü dergilerinde hikâye, şiir ve inceleme alanlarında yazılar yayımlayan Emre, “Söğüt Edebiyat Notlar”, “Serzeniş” ve “Martı” dergilerini bir grup arkadaşıyla birlikte çıkardı. Anadolu’da çıkan birçok derginin yayınlanmasında emeği geçmiştir. Türkiye Yazarlar Birliği’nin de üyesi bulunan yazarımızın yayınlanan eserleri sırasıyla şunlardır : BİRAZ SONRA YAĞMUR YAĞACAK(Hikâye, 1994), GÜZ ŞİİRLERİ(Şiir,1995), KIYIDAKİLER(Deneme,1999), ŞUBAT VİŞNELERİ(Roman,1999).
            Kendisini “Modernist” olarak tanımlayan Emre, “Faullü bir oyuncu olmadığı halde hep sarı kartlı. Yine de kızmıyor hakeme. Sarının bütün tonlarına sahip olmanın ayrıcalığını yaşadığını düşünüyor. Çizgi kenarında durmuş, kıyıdan savurduğu şut için hakem kararını bekliyor.” Tabii bazen de kızıyor : “Ne de çok hakem var! Böylesi hakem bolluğunda hangi oyuncunun kafası karışmaz ki!” diyerek... Olgunluk dönemine çok kısa zamanda eriştiğini eserleriyle ispatlayan Emre, bize göre Türk Edebiyatında hak ettiği yere erişecektir.
 
                                                GECİKTİN
 Sen yıldızlar kadar yakın ve parlak,                Her bakışın bir yakıştı derinden,
Zulmet kadar belirsiz ve uzaktın!                     Râşeler verir, alırdın helecan!
Serçeler gibi kanadın açarak                             Rüzgâr olurdun, eserdin serinden
Her dem, bir mevsim gibi içime aktın.              Gül gibi açardın bende cân...ey cân!
                              Gelir mevsimler, geçerler sel gibi,
                              Geçtin ya, ne sel, ne mevsim değildin
                              Görünmez sevgiler, eser yel gibi
                              Ve esti o...Kalbim şimdi mi bildin?
                                               Geciktin...
                                               Geciktin...                             GÜZ ŞİİRLERİ (Syf: 21)
 
 TÜRKAY YÜCEL  
           
      Genç şairimiz, 1974 yılında Gölbaşı’nda doğdu. İlk ve orta okulu Gölbaşı’nda ,lise öğrenimini ise G.Antep’te tamamladı. Daha sonra, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesinden mezun oldu.
          Yücel, okullarda hep şiir okudu ve şiir yazdı. Halk türkülerini dinledi, bağlama çaldı. Böyle bir duygu yoğunluğu yaşayan şair, sonunda gün ışığına “AYBÜKE” isimli şiir kitabını çıkardı. Şiirlerinde aşk ve vatan sevgisinin çok ağır bastığını görürüz.
       İlçenin yetiştirdiği bu genç şairimiz, halen Adıyaman Çocuk Hastanesinde doktor olarak görevini sürdürmektedir.
                                        PAPATYA           
Ben seni dertsiz bilirdim,                                      Zaten bir avuç toprak değil mi seni tutan?
Meğer nelerin varmış papatya.                              Çek ayaklarını, çık git buralardan.
Düsünür, sen olmayı ne kadar isterdim,                 Hayâl kurma artık, rûyasına yatma.
Oysa, sen benden betermişsin papatya.                Ben gidemedim, ne olur sen git papatya.
 
Yaprakların gibi beyaz sanırdım,                       Sıkılma, çekinme, yazdıklarını oku!
Bilmezdim bahtındaki karalığı.                          Yaptıklarını bir bir anlat ona.
Yeni farkettim yüzündeki çizgileri,                     Ne kadar çok sevdiğini söyle delikanlıca.
Yeni anlamaya başladım seni papatya.               Gururu sök at içinden, anlat papatya.
 
Demek karanlıklar tehdit ediyor seni,                                    Bakarsın ömür bir avuç kar gibi,
Nankör yataklığı dağlar büyükleniyor sana,                          Çabucak erir gider elinden.
Madem ki bulutlar çullanıyor üzerine,                                  Vakit erken, mevsim baharken,
O zaman susma benim gibi, bas feryadı bağır papatya.         Çabuk tut elini, çabuk tut papatya.
 
Sitem ediyor, gelmiyor diye küsüyormuşsun         Bak sonra sonbahar çalar kapını,
Düşünsene, onun hiç umurunda mı?                      Ecelin uğultusu gelir, karşıki mezarlıktan;
Bir gün gelir diye umuyormuşsun,                        Ölüm şafaklanır mezar taşlarının ardından
Dinle sözümü bekleme, bekleme papatya.          Kimseyi beklemedi, seni de beklemez papatya
 
                                              ...Ve umutlar çekilir damarlarından
                                                 Koşmaya, konuşmaya mecalin kalmaz.
                                                 Karıncalar namazını belki kılar ya;
                                                 Nafile, gözlerin açık gider, açık gider papatya...
                                                                            AYBÜKE (Syf: 14 –15)
 
RAMAZAN NAZLI
          
          1940 yılında ilimizin Samsat ilçesinde dünyaya geldi. İlk tahsilini köy imamından alır. 1959 yılında ilçemize göç eden yazarımız, dinî eğitimine burada da devam eder. Küçük olmasına rağmen büyüklerin sohbetlerine katılır, herkesi şaşırtan ve düşündüren konuşmalar yapardı.
           Zamanın değerli ilim adamlarından Cizre’deki Şeyh Seyda’nın yanında Arapça grameri öğrenir.Burada en tanınmış Şark ulemalarıyla tanışıp sohbetlerinden yararlanma fırsatı bulur. 1965 yılında Türkçe okuma-yazmayı öğrenerek ilk,orta ve liseyi dışardan bitirdi. Kıvrak zekâsı ile İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nü (Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) kazandı. Öğrenci iken 1973 yılında “İSLÂMDA FİKİR VE İNANÇ HÜRRİYETİ” adlı ilk tercüme eserini yayınladı. Bu eser, ilim çevresinde büyük yankılar uyandırdı, ilim adamlarından takdir topladı.
               Kabataş Erkek Lisesi’nde bir yandan öğretmenlik yaparken, diğer taraftan yazar ve yayıncılık çalışmalarına devam etti. İlmî çalışmalarının yanı sıra, birçok İslâm ülkesinde seminer ve konferanslar verdi.Bu sırada değişik ülkelerin ilim adamları ile de tanışıp görüşmeler yaptı.
               “ Faşizm, Komünizm ve İslâm “ adlı eserinin dışında “İslâm’da Allah inancı, İslâm’da Helal ve Haram, İslâm Ekonomisine Giriş, İslâm ve Emperyalizm” başta olmak üzere toplam 25 tercüme eseri bulunan Nazlı, evli ve üç çocuk babasıdır.   
 
 
KEMAL ATALAY
      1317’ de Harmanlı’da doğdu. Besni’de Rüştiye Mektebinden mezun olduktan sonra, Adana’da Öğretmen Yetiştirme Kursu’nu bitirdi. Osmanlıca’dan Latin alfebesine geçildiğinde Harmanlı’da göreve başladı. Daha sonra Belören, Balkar, Çelik ve Besni’de öğretmenlik yaptı. 1942 yılında Akçadağ Eğitmen Kursu öğretmenliğine atandı.
                 Yurdun değişik bölgelerinde Başöğretmenlikler yaptı ve 38 yıllık hizmetini, 1962 yılında emekli olarak noktaladı. Arapça ve Farsça bilen Atalay, öğretmenliğine devam ederken “AÇILDI”  isimli manzum temsiller ve şiirlerinin bulunduğu kitabını yayınladı. 1993 yılında vefat eden şairimiz, evli ve dört çocuk babasıdır.         
                                         
 
 
                                               BAYRAK
                   Ecdadımın ünüyle,                   Senin güzel uçuşun,
                   Dolu destan gibisin.                 Ruhumun neşesidir.
                   Kahramanlar elinde,                 O sevimli uğultun,
                   Zaferle şan gibisin.                  Türkümün bestesidir.
 
                   Gölgen, yeşil ağacın                Uçuşundan duyarım
                   Gölgesinden serindir.              Yükselmenin tadını.
                   Sana sevgim annemin             Kalbimde yaşatırım
                   Sevgisinden derindir.              Senin güzel adını.
 
 
                   Solar görsem rengini,              Yüksel bayrağım, yüksel,
                   Al kanımla boyarım.               El değmesin başına.
                   Yoluna can bağışlar,               Küçük yaştan vurgunum,
                   Sevgine ben doyarım.             Senin hilâl kaşına.                      AÇILDI (Syf: 60)                       
 
 
 
 
 
 BEKİR DAĞLI (GARİP OZAN) 
 
          1933 yılında ilçemize bağlı Harmanlı’da dünyaya gelen Dağlı’nın, çocukluğu çobanlıkla geçti. Okumaya çok hevesli olmasına rağmen, ailesi onu okutmadı. Evden ayrılıp Adana’ya
giderek simit satıp fırınlarda çalıştı. Askerde okuma-yazmayı öğrenen şair, yazma bilmeden söylediği şiirleri yazıya aktardı. Askerlik dönüşü geldiği köyünde, babasının yine çobanlık yapmasını istemesi üzerine, tekrar köyünden ayrılıp Mersin’e gitti. Bir işadamının yanında 23 yıl çalıştı.
          Şair Bekir DAĞLI, şiirlerinde: tabiat güzellemeleri, doğruluk, toprak, vatan ve millet sevgisi konularını ağırlıklı olarak işlemekte ve bu şiirlerini kaval eşliğinde de seslendirmektedir.
      Evli ve dört çocuk babası olan şair, şiirlerinde “GARİP ÇOBAN” mahlasını da kullanmakta olup bu güne kadar “UZUN MAĞARA” ve “DOSTUM TOPRAK” adlı iki şiir kitabı yayınlamıştır. Üçüncü kitabı da yayınlanmak üzeredir.
                                             BOL BOL
        Gölüm gölüm Gölbaşı’m,                          Mısır, pancar ekerim,
        Anam babam kardeşim.                           Vakti gelir biçerim.
        Toprak,ekmek bol aşım,                            Çuval çuval şekerim,
        Şirin mi şirin, bol bol.                                Şirin mi şirin, bol bol.
 
        Taşı toprak elmasım,                                 Ben de Dağlı Bekir’im,
        Sula, güller solmasın.                                Fidanları getirin;
        Yağmur güzel bol yağsın,                          Meyve dikin, yetirin,
         Şirin mi şirin, bol bol.                               Şirin mi şirin, bol bol..
           
                                                                                        DOSTUM TOPRAK (syf: 15)
 
 PROF. DR. Mustafa GÜNDÜZ
   
İlçemiz Gölbaşı dpğumlu olan Gündüz, ilk,orta ve lise öğrenimini Gölbaşı’nda
tamamladıktan sonra Fırat Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi.
            Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisans ve doktora yaptı.
            Halen, Cumhuriyet Üniversitesi Eğitim Fakültesi’nde görev yapan yazarın bu güne kadar dört kitabı yayımlanmıştır.
 
                 
YÖRE İNSANINDAN NÜKTELER
  
   AVCI
     Çataltepe’de Battal Koca’ya (Topsoy) misafir olan bir avcı, akşam anlatmaya başlar :
        “- İçinde 18 saçma bulunan bir mermi ile ateş ettim. 17 keklik ve bir de tavşan vurdum.”
Der. Batal Koca bunun üzerine :
       “- Bizim burada Uzun Güney diye bir yer var. Çok iri ağaçlarla kaplı. Geçenler ben oradan bir ağaç kesip eve getirdim. Baltayla doğrayınca 12 yük odunu çıktı.” Deyince, Avcı :
        “- Bre Battal Koca, bir ağaçtan 12 yük odun mu çıkar?” deyip, gülümser. Bu soruya Battal Koca şu karşılığı verir :
      “- Sen içinde 18 saçma olan bir tek mermiyle 18 av vuruyorsun oluyor da, ben bir ağaçtan 12 yük odun çıkarırsam mı çok oluyor?” ...
 
  ÇİZME
        Eski zamanlarda, insanların bir çarığı dahi bulamadığı günlerdeyiz. Bir grup insan ,dağda eski bir çizme bulur. Henüz çizme görmedikleri için, birbirlerine bunun ne olduğu, ne işe yaradığı konusunda sorular sorarlar. Tatmin edici cevap bulamadıkları için, “Bunu, bilse bilse Mesto bilir!” diyerek, Mesto’nun yanına varıp çizmeyi göstererek :
     “-Mesto Amca, biz bunun ne olduğunu anlayamadık. Bize yardımcı olur musun?” deyince, Mesto, bir çizmeye, bir insanlara bakar ve :
     “- Bunu bilemeyecek ne var? Bu kazma kılıfı.” Diye karşılık verir.  
 
HELÂLLEŞME
         Vasıtanın az olduğu zamanlarda, Gaziantep’e giden bir dolmuşa binen Çatalağaçlı Eşref,
köye yaklaşınca muavine yol ücretini alması için iki buçuk lira verir. Muavin: “Yol parası iki lira, ama bozuk elli kuruşumuz yok. Hakkını helâl et!” der. Eşref, “Yok ben hakkımı helâl etmem. Elli kuruşluk daha binerim” deyince muavin, Eşref’i Çatalağaç’tan ileride olan Haydarlı’ya kadar götürür. Haydarlı’da inen Eşref, tekrar Çatalağaç’a kadar yaya döner.
 
 PEHLİVAN
                 Ata sporumuz güreşin yaygın olduğu yıllarda, her çevrenin meşhur pehlivanı olurdu. Bu pehlivanlar, komşu şehir ve köylerde de meşhur olan pehlivanlarla güreş tutarlardı.
          Kahramanmaraş’ta meşhur olan pehlivan, çevrede yıkmadık pehlivan bırakmamış. Çataltepe köyünde meşhur bir pehlivanın olduğunu duyunca, yaya olarak Çataltepe yolunu tutan pehlivan, epeyce yol alır. Köye yaklaştığında, çift sürmekte olan Kel İbiş Ali’ye (Özberk),
Çataltepe’ye nereden gidileceğini sorar. Kel İbiş Ali, çift sürmekte olduğu demir sabanı bir eliyle kaldırarak köyün yolunu gösterip “Aha şuradan gider!” der.Bunu gören pehlivan, “Çiftçisi böyle güçlü ise Pehlivanı nasıdır?” diyerek, güreşmekten vazgeçip tekrar Kahramanmaraş’ın yolunu tutar.
 
 
HIZ
 
        Hamzalar köyünden at sırtında bir günde ancak Besni’ye ulaşan Mustafa Amca, bu çabukluğa hayret ederek (!) :”İnsanoğlu dediğin bir kanatlı kuş, dün nerdeydik, bu gün neredeyiz?” diyerek şaşkınlığını ifade eder.
                                       
 
TERS KOŞULAN ÖKÜZLER
 
            Çatalağaç’ta bir çiftçi, dalgınlıkla öküzleri ters koşar. Sürmek isteyince yönleri farklı olan öküzler hareket edemezler. Buna kızan çiftçi, elindeki mesesle (Çift sürerken öküzlerin hareketini sağlamak amacıyla yapılmış ucu çivili sopa) öküzlere vurur. Tabii ki, öküzler yine hareket edemezler. Kendisine dönük olan öküze bakan çiftçi, daha da kızarak : “Şuna bak, daha utanmadan bir de yüzüme bakıyo!” der.
 
 
  FOTOĞRAF
 
     Emin, Hamzalar’da bulunan dayısıgile ziyarete gider. Birkaç gün kaldıktan sonra Gölbaşı’na dönmek üzere yol hazırlığı yapar. Bu esnada dayısı:
     “-Benim çok işim var gelemiyeceğim, falan fotoğrafçıya selâmımı söyle de benim bir fotoğrafımı çekip, salsın. “ der. Bunun üzere yeğeni :
         “- Dayı, sen olmazsan fotoğrafın nasıl çekilsin?” diye itiraz edince, dayısı:
         “- Yeğen, fotoğrafçı beni tanır. Sen selâmımı söyle yeter!” diye karşılık verir.
 
                                                
  ŞEHİR
 
            Bölgemizde, eskiden en büyük yerleşim yeri Besni idi. Bu yüzden Besni’ye “şehir” diyorlardı. Meydan köyünde hastalanan bir kadın, beyi tarafından Besni’ye doktora götürülür.                  
             Besni dönüşü, köyün kadınları, doktora giden kadına sorarlar:
             “- Şehir dedikleri nasıl bir yer?”
             Kadın cevap verir:
             “- Vallaha, çok böyük bir yer. Bir sürü dükkân var. Yalnız, herhalde banıya ( Yazın gidilen yayla yeri) gitmeye hazırlık yapıyorlardı. Caddenin bir başından bir kalabalık geliyor; bir başından da başka bir kalabalık geliyordu.” Der. 
 
 
İLÇEMİZDE SPOR   
 
                  İlçemizde spora karşı olan tutku, güreşle başlamıştır. Köy alanlarında ve harman yerlerinde toplanan gençler, birbirleriyle güreş tutarlardı.Güreşin en güzel tekniklerini uygulayıp buna kuvvet ve zekâyı da katınca tadı doyulmaz oluyordu. İyi güreşen gençler, “Pehlivan” diye çağrılıyordu. Çevrede adı duyulan pehlivanlar, köylere davet edilerek güreştirilirdi. Bunlar geldikleri köylerde ağırlanarak çeşitli hadiyeler de verilirdi.
                 Gölbaşı ilçe olduktan sonra, en çok sevilen ve ilgi gösterilen spor dalı futbol ve voleybol olmuştur. İlçemize gelen devlet memurları ve askerler, bir arada top oynarlardı. Saha olarak da İstasyon yakınlarındaki bir alanı kullanırlardı.
                  İlçenin kaymakamı ve Necmi adındaki şahıs, arkadaşlarına ayak topunu sevdirir. Necmi bir gün arkadaşlarına “Ben, Adana’da ayak topunu öğrendim; Pazarcık’ta da oynuyorlar. Gelin biz de oynayalım! “ der. Toplam 12 kişi olan gençlerden iki takım oluşturulur. Oyun artuk gençlerin hoşuna gitmiştir. Necmi Bey’den sonra, Nato Tesisleri’nde çalışan Cansu Bey, kendi parasıyla sarı-lacivert renklerinde ilk formayı yaptırır. Üzerine de “GÖL SPOR” yazdırır.Takımın oluşturulmasında Kasap Abdo, Seydi Gültekin ve dönemin Pancar Şefi, Cansu Bey’e yardımcı olurlar. Bu yılların (1958-1963) bilinen ilk takım oyuncuları Necmi Bey, Terzi Vakkas, Mustafa Ersoy, Resul Kıraç, Seydi Gültekin, Hacı Kabak, Hamdi Çıra, Terzi Davut, Mehmet Tuğtekin, Adem Arıkçı, Yakup Gültekin, Mehmet Ürkmez, Sait Özer, Abdullah Erkılıç, Nuri Kara, Gazi Burç, Mehmet Aytekin ve Mehmet Demirci’dir. Daha sonra 2. kuşak diyebileceğimiz : Ahmet Demirci, Mustafa Köseler, Hasan Şafak, Celal Kara, Ahmet Gül, Orhan Temiz, İskevyo Ziya, Mustafa Özdemir ve İsmet Tetik gelmişlerdir. Böylece futbol, ilçenin bir tutkusu haline gelmişti .
           Gençler, arkadaşlıklarını sporla daha da pekiştirip, sevgi ve saygı bağlarını kuvvendirmişlerdir. Mahalleler arası futbol maçlarının yanı sıra, komşu il ve içelerle de maçlar yapılarak bunlarla da dostluk ve arkadaşlık kurulmuştur.Yapılacak maçlar, bir hafta önceden kahvehanelere ve ilan tahtalarına yazılarak halka duyuruludu. Maç gün mahşeri bir kalabalık olur, yaşlı, genç, çocuk demeden herkes maç seyretmeye gelerek takımlarını centilmence desteklerlerdi. Maç öncesi de misafir takıma ilçe gezdirilir, izzet ve ikramlarda bulunularak sporun dostluk olduğu isbat edilirdi.
                 İlçemizde ilk resmî kulüp, 1964 yılında “GÖLBAŞI SPOR KULÜBÜ” adıyla kurulmuştur. Renkleri kırmızı-beyaz olan kulüp Adıyaman Amatör kümede mücadele etmeye başlamıştır. 1974 yılında adını “GÖLBAŞI BELEDİYE SPOR KULÜBÜ” olarak değiştirmiştir. Kulüp, Futbol, Voleybol, Yüzme, Karate ve Kıck Box dallarında faaliyetlerini
sürdürmektedir. Halen, 300 civarında lisanslı sporcusu mevcuttur. İlçede 500 kişilik portatif tribünlü stat ve 500 kişilik de Kapalı Spor salonu bulunmaktadır.                           
 
 
SPORLA İLGİLİ KISA TESPİTLER    
 
Futbol takımının ilk kalecisi: Mustafa Ersoy.
Takımda en fazla kalecilik yapan : Mehmet Tuğtekin.
 İlk profesyonel oyuncu                : Necati Çelik
 İlçenin diğer profesyonelleri        : İbrahim Erdoğan, Basri Ekşiler, Zübeyir Karasoy, Nevzat
                                                        Selvitopu ve Şahin Eryılmaz .     
Yurt dışındaki ilk lisanslı futbolcu : Mehmet Özdemir
 Emektârlar                            : Yakup Gültekin, Mehmet Kutlu, Kemal Özdemir, Ercan Akpınar.
 
 
 
   KARATE VE KICK BOXING    :
 
 
              İlçemizde, futboldan sonra en fazla ilgi toplayan spor dalı Uzak Doğu Sporlarından Karate ve Kıck Box’udur.Kişiyi ruhen ve bedenen huzura ve sağlığa kavuşturan bu spor dallarının temel felsefesi: Doğruluk, kardeşlik, barış, sevgi ve saygıdır. Bir başka amacı, gençlerimize vatan sevgisi kazandırmaktır.Bu sebeple, çalışmalara başlarken ve çalışmalar bittiğinde bütün sporcular bayrağı selâmlarlar.
             Bu spor dallarının çalıştırıcısı olan Abdurrahman Demir, 1964 yılında Gölbaşı’nda doğdu. 1985’te Gaziantep’te karateye başladı.”Siyah kuşak 3 DAN “ olan Demir, 3 defa Türkiye şampiyonu, 1 defa Türkiye 2.’si, 1 defa da Uluslar arası Karate şampiyonu oldu. Daha sonra, Kıck Box’una merak salan Demir, antranörlük seminerine katılıp bu dalda da belge aldı.
           Uzak Doğu Sporlarını çok sevdiğini belirten Demir, ilçemizde 1991 yılından beri, çalışmalarını sürdürmektedir. Bu süre içerisinde, ilçemizde Türkiye 1.’si, 2.’si ve 3.’sü olan sporcular yetiştirmiştir. Yetiştirdiği sporculardan Millî takıma kadar seçilme başarısı gösterenler olmuştur.
              Şu anda, ilçenin tek federe spor kulübü olan “Gölbaşı Belediye Spor” ‘un destekleriyle çalışmalarını sürdürmektedir.
   
                 
AVCILIK        
 
 
                İlçemizde hobi sporu olrak yapılan avcılık, insanlarımızın tarihi kadar eskidir. Büyüklerimizin anlattıklarına göre, eskiden yöremiz çeşidi ve bolluğu bakımından tam bir kuş cenneti idi. Bu özelliğinden dolayı, avcılık da eskiden beri sürekli olarak yapılagelmiştir.
                  Yöremizde av, suda ve dağda yapılmaktadır. Suda en fazla ördek, kaz, kara batak ve sakarmeke; dağda ise keklik, bıldırcın, tavşan ve tilki avı yapılmaktadır. Bunlar içersinde en çok sevilen ve yapılan keklik avıdır. Keklik avcılarının bu merakı, hastalık haline gelmiştir. Özel kahvehanelerde ve evlerde keklik ve keklik avcılığı üzerine ateşli sohbetler yapılır. Okuma yazması olmadığı halde, saatlerce konuşan avcılar vardır. Anlatımı heyecanlı, sade ve anlaşılır biçimdedir. Çevresine toplananlar da aynı zevk ve heyecanla onu dinlerler.
                 Bir keklik yakalamak için, işini gücünü bırakıp Erzurum, Kars ve Sivas’a giden avcılar vardır.Daha ilginci karısına : “Kekliğime bir şey olursa, kendini yok bil!” veya “Seni kovarım!” diyen avcılara rastlamak mümkündür yöremizde...
                 Avcılar, genellikle avlarının yerini daha önceden bilirler. İzini takip ederek, sesini dinleyerek veya tuzak (kurak) kurarak avlarını yakalamaya çalışırlar. Gitmeden önce de bir asker gibi teçhizatını hazırlar, gerekli işlemler bitince yola koyulurlar.
                     Konuştuğumuz avcılar avlanma ile ilgili bize şunları anlattılar: İyi bir avcı, akıllı ve kültürlü olmalı. Hayvanları ve ülkesini sevmeli. Avlanmayı bilinçli yapması gerekir.Yumurta ve yavrulara dokunmamalı, avlanmanın yasak olduğu sahalara girmemelidir. Mevsimine ve kurallara mutlaka uyması lâzımdır. Yapılan av, katliama dönüşmemelidir.      
   
          İlçemizde su kaynaklarının fazla olması nedeniyle balık avlama sporu da önem kazanmıştır. Sularımızda: “ yayın, yerli ve aynalı sazan, sarı balık ve sardalya” çıkarılmaktadır. Balık avı ise ağ, mesine(olta), zıpkın ve matra ile yapılmaktadır. Fakat, günümüzde dinamit, elektrik ve zehirle balık avlamaya çalışan bilinçsiz ve kültürsüz kişilere de rastlanmaktadır.
                İlçemizde, avcılığı bilinçli yapmak, yasalara ve kurallara uymak, avcılar arasındaki sevgi, dostluk ve dayanışmayı sağlamk amacıyla “AVCILAR VE ATICILAR KULÜBÜ” kurulmuştur. Av sporu için, oldukça gelişmiş ve modern av malzemeleri satan üç tane dükkân bulunmaktadır.
              Günümüzde teknolojinin ve kentleşmenin baş döndürücü bir şekilde gelişmesi, bazı insanlarımızın delilik derecesine varan vurdumduymazlığı bütün güzelliklerimizi alıp götürdü. Renk renk çiçeklerin kokularından, cıvıl cıvl öten kuşların nâğmelerinden eser kalmadı artık... Çok değil, 25-30 yıl önceki yüzlerce leylekten bir tanesini bile görmek imkânsızlaşmıştır ilçemizde.. Ağaçların ve yeşilliklerin bolluğundan beş metre önümüzü göremezdik diyor büyüklerimiz.. Sırıklı yaylasındaki ..... ‘na üşüşen keklikler nerede hani? Hani “Kınalı kekliğim indi pınara” türküsünü söyleyen?... Yuvalarına yiyecek taşıyan karınca
kervanının ortasında bulurduk kendimizi; seyrine doyamazdık...
                 “Balık tutmak mı?” diyor bir başka büyüğümüz. “Elimizle tutardık yavrum, elimizle. Dere kenarındaki oyuntulardan ya da coşan suların çekilmesiyle otlar arasında kalan balıkları ellerimizle tutardık. Ağıma takılan 145 kilo ağırlığndaki balığı yüzüp 50-60 kişiye sattığımı dün gibi hatırlıyorum.” Diyor Balıkçı Osman Emmi... Doğan Çıra ise “ Hiçbir şey oltayla balık tutmanın zevkini veremez. Solucanı iğneye takıyorsun, oltayı sallaya sallaya lüp diye suya atıyorsun! Sırtını da bir kayaya dayıyorsun. Birazdan mantar su yüzünde oynuyor . Birden oltayı çekiyorsun, ucunda çırpınan balığı görünce bu zevki tarif etmek mümkün mü?” diye ekliyor.
 
                     
YÖREMİZDE AT
 
            Kaynak kişi olarak baş vurduğum Savran köyünden Ahmet KISKAÇ ile sohbet ediyordum. Kitap için çekilmiş fotoğraflara bakıyordu. Fotoğraflardan biri ilgisini çekmiş, onu duygulandırmıştı. Biraz durdu; sonra derin bir “ah” çekti. Gözlerini uzak bir noktaya dikmiş, beni de unutmuştu.
             Bir Ahmet Ağabey’in gözüne, bir elindeki resme baktım. Doğrusu gözlerinden herşeyi anlamıştım. “Anlatır mısın Ağabey? “ dedim. Gözlerimin içine baktı,baktı... Sonra, zor da olsa konuşmaya başladı: “At!...” dedi.”Beni bu at duygulandırdı. Bir zamanlar o benim, o bizim her şeyimizdi; bizden bir parçaydı o... Derdimize ortak olur, sevincimizi paylaşırdı.Onun omuzlarında yüzyılların yükünü gördüm.Dağlardan odunumuzu, tarladan buğdayımızı çekerken gördüm. Hasta Fadıma Teyze’yi gördüm... Sevdiğimi,. Anamı, bacımı, köyümü, gördüm bu atta... Şerefimi, şanımı ve kudretimi gördüm bu atta...
             Bir zamanlar, benim de bir atım vardı. Yola iyi giderdi. Sadakati en candan dostta dahi bulunmazdı.Karşılıklı konuşurduk sanki. Babam almıştı onu. Çok iyi anlardı attan.Doru atı çok severdi. Uzaktan onun nasıl bir at olduğunu hemen anlardı babam. Alnı akıtmalı mı, üç ayağında sekili mi var? O at iyidir, alabilirsin. Tek veya çaprazlama ayaklarında sekili bulunan at da iyidir. Ama, karşılıklı ayaklarında ve dört ayağında da sekili olan at, iyi olmaz. Alnı sakar,(alnı beyaz) olan at da iyi değildir.”
 
 
 
         Ahmet Ağabey, kaybettiği sevgilisine kavuşmuştu artık. Yılların özlemi vardı içinde. Bırakmak istemiyordu onu. Mutluydu.. Onu sevdiğinden ayırmak mümkün değildi. Sevdiğini anlatmakla, övmekle bitiremiyordu.”Al at, uğursuz sayılırmış bizde, kimse beslemez onu.. Kır at, çok yaşar. Babam kırı kırk yaşat, kardeşine sat! Derdi. O kadar uzun ömürlüdür. Doru at, yaşını hiç belli etmez. Gençliğini ve güzelliğini sürekli korur. Yağız ata gelince, o da iyi değildir. En huysuz ve en soysuz atların onlar arasından çıktığı söylenir.Bizim buralarda at için söylenen şu ata sözünü hemen hemen herkes bilir: ALMA ALI, SATMA KIRI, YAĞIZIN BİNDE BİRİ, İLLE DORU, İLLE DORU!
        Atlar da tıpkı insanlar gibidir; bazan içli, bazan duygusaldırlar. Dünyalarını bakışlarından anlamak mümkündür.Sevilmek, beğenilmek isterler. Unutulmak onların en büyük üzüntüsü, en büyük korkusudur. Evet, unutulmak!... Acıların, yalnızlığın en büyüğü unutulmaktır onun için. En son ne zaman beraber olmuştu süvarisiyle, hatırlamıyor. Ama ne fark eder. İnönü, Sakarya, ya da Başkomutanlık; ayrı olduktan sonra... Şimdi her biri ayrı bir yerde. Birbirine hasret iki dost: at ve süvari...
              Sahipsizlik değil, süvarisizliktir onu üzen. Şahlanmak ister, ama kime , niçin?.. Hipodrumlardaki rahatlık, çeşit çeşit yiyecekler mutlu edemez onu. O, dağların, bozkırların özgür havasına alışıktır. Bu dünyada derdine asıl sahibinden başkası çare bulamaz.
                Bekleyecek, sevdiğine mutlaka kavuşacak o...Bitecek bu hasretlik. Ne zaman mı? Asıl süvarisine kavuşunca...